ÎMAN ve İSLÂM

MEHMET SELİM POLAT

Sert olmayalım , particilere karşı yumuşak davranalım .

yorum ekle »

Bismillahirrahmanirrahim
Particiler Diyorlar ki.

“Bizim öyle sert,katı,uzlaşmaz bir görünüm ortaya koymamıza gerek yok.Çünkü hoşgörülü, yumuşak, sevgi ile muamele her kapıyı açar. Hem biz herkesi sevmeliyiz. Tüm insanlarla ya dinde kardeşiz ya da hilkatte kardeşiz. Müslüman olsun olmasın her insana sevgi ile muamele etmeli, hoşgörülü, uzlaşmacı olmalıyız.O zaman onları da karşımıza almış olmayız.Onların bize düşmanlık yapmalarından, zararlarından korunmuş oluruz. İslâm’a hizmet faaliyetlerimizi de bir yandan-sürdürürüz.” diyorlar

******Kafirlere, zalimlere hümanist duygularla yumuşak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve sevgiyle muamele yaklaşımına gelince bunu da Allah’u Teâla kesinlikle reddediyor:“O halde (hakikati) yalanlayanlara tabi olma. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9 ) فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ     وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

Görüldüğü gibi ayeti kerimede Allah’u Teâla Resulü’nün şahsında onun ümmetine kafirlere karşı tavizkâr tavır almayı yasaklıyor.Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize apaçık bildirerek onlara karşı takınmamız gereken tavrı şöyle açıklıyor:
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri (kafirleri) sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar.Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerden) belli olmuştur. içlerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.Eğer düşünüp anlıyorsanız, herhalde ayetlerimizi size açıklamış oluruz.işte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.Siz bütünüyle Kitaba inanırsınız.Onlar ise, sizinle karşılaştıklarında inandık derler.Kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. Kininizle geberin! deyiver.Size bir iyilik hafifçe dokunursa, bu onları tasalandırır. Başınıza bir musibet gelirse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Al-i İmran:118-120 ).
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُقَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ
هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
İşte bu ayet-i kerimelerle Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize böylece apaçık bir şekilde beyan ediyor. Bu hakikatleri bildikten sonra biz Müslümanların onlara karşı tavrı elbette hoşgörü sevgi değil de nefret ve düşman tavrı olmalıdır.
Onlara sevgi gösterileri hem boşunadır hem de Allah’u Teâla’nın tasvip etmediği bir tavır olur.Onlar bizim hakkımızda hiç hayır ve iyilik istemediklerine göre “gelin demokratik arenaya girin, demokratik mücadele ile istediklerinizi elde edin” diyorlarsa bilelim ki bu bizim hayrımıza değildir. Eğer aklediyorsak onların bu davetlerine icabet etmeyiz. Eğer icabet ediyorsak çok aptalca, akılsızca bir iş yapıyoruz. Allah’ın sözüne kulak asmıyoruz demektir.Onların bize karşı kurdukları hile, tuzak ve düşmanlıklarından kurtulmanın yolu, onlara sevgi gösterilerinde bulunmak ve onlardan görünme gayreti içine düşmek onların arasında koşuşturmak değil,sadece ve sadece Allah’ın şeriatına bağlanmaktır.

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 5:40 pm

Parlementoyu hep dinsizler mi ele geçirsin; adamlarımız olmasın mı ?

yorum ekle »

Partileşerek İslam adına hizmette bulunduklarını ima eden bazı çevreler şu ilginç ve garip savunmayı ortaya koyuyorlar “Bu gün meydanı zalimlere mi bırakalım?” ve yahutta “Şayet biz bu sistemde yerimizi kapmazsak, onlar başa geçerler. Eğer onlar da başa geçerlerse bizi ezerler, ama biz başa geçersek onları biraz dizginleriz, böylece daha az zulüm olur.

” Zalimlerden gelebilecek ihtimal dahilindeki tehlikeler için şer’i şerifin hükümlerinde bir değişiklik olamaz. Allah böyle korkuyla amel edenleri kınıyor ve şöyle diyor:

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli (dost ve yardımcı) edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin velisidirler. İçinizden onları veli edinenler, onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.- Kalblerinde hastalık bulunanların ‘Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların arasına koştuklarını görürsün. Dikkat edilsin ki, Allah bir fetih yahut katından bir emir/azab getirecek de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar. (O zaman) iman edenler; ‘Bunlar mı bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler?’ diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir de hüsrana uğramışlardır.(maide:51-52-53)”

Bize düşen her konuda olduğu gibi, bu konuda da işi  Allah ve rasulüne dayandırmak olacaktır. Acaba bu şekilde savunma yapan particilerin, savunmaları şeri kaynaklarca onları haklı çıkarır mı yoksa çıkarmaz mı?.Geliniz kaynaklara bakalım. İmam Hadiminin Barika adlı kitabında Günahlar zikredilirken geçen şu ibareye bir göz atalım: “Zulme sebeb olma ihtimali varken nazıra ve nezırın yaptığı işlere bakmak.”
Bu pasaja göre zulmetmesinden korkulan bir nazır yani bakanın ve ya vekillerin işlerine bakmak, işlerinde onlara yardım etmek, yanlarında çalışmak, dinimizce günahlar arasında yer almıştır.Ayrıca Allahu Teala ve tekaddes hazretleri Hud suresi 19.ayette şöyle der: “İyi biliniz ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.”

Şimdi bu zaviyeden bakınca zulüm her çeşidiyle haramdır. Bir müslümanın yeri zalimlerin sağı, solu, önü, arkası değil tam karşısıdır. Kimse hiç bir şekilde az zulüm yapmak için bu ümmetin başına geçemez. Hele hele İslam adına asla Sıfat ya islami olacak ya da zalim…Diyelim ki başa geçtiniz ve az zulüm yaptınız peki bunun hesabı Allah’a nasıl verilecek?Bunun hesabı nasıl verilir?Hele hele bu verilmesi gereken hesap kul hakkıysa…Zulmettiniz ya! Şehitlerden bile afv olunmayan bu vebal sizin omuzlarınızda sevaba mı tebdil olunacak? Ne diyeceksiniz? Çıkıp huzur-u ilahiye “Ya rabbi ben bu kadar günahı senin yolunda mücadele ve mücahede ederek mi kazandım” diyeceksiniz?.

Tağut’ların ,Bel’am’ların  , makamında   ben  olmasam  , bir  başkası olacak  mantığı , tabi ki İslam’ın kabul edebileceği  bir mantık değildir . Bunu misalleştirmek  gerekirse (daha  iyi  anlaşılması için) : Çok  doğuran  lepistes  diye bir balık yavruluyor   ve  sizde  akvaryumda  bu doğum  anını izlediğinizi  hayal  ediniz. Küçücük  yavru  doğuyor  ve  hemen  yüzmeye  başlıyor.
Bu güzel manzarayı seyrederken ve  bu güzelliğin  hikmetlerini düşünürken , hiç hoşlanmayacağımız  bir  görüntü ile  karşılaşıyoruz  ve yavruları  doğuran  anne balık , doğurduğu  yavrulardan üç , beşini yiyiveriyor.Gerçi ,saklanamayan   diğer  yavruları  da akvaryumdaki  diğer  balıklar  yiyiveriyor.

Buna  rağmen anne  balığın  kendi  yavrusunu  yemesini hoş karşılayabilirmiyiz. Tabiki hayır . Şimdi anne  balığa  sorsak ,bize aynı particilerin metoduyla cevap vererek:“ben yemesem ,nasıl  olsa  başka balıklar yiyecekti“.Bu cevap  mantıklı, doğruluk  payı  olduğu  gözükse de  asla kabul  edilemez. Yavrusunu  yiyen  bu  anne  balığa , onun  bir anne  olduğunu  , kendi  karnında  büyüttüğü  ve doğurduğu yavruyu  yememesi gerektiğini , yavruları  başka  balıklar  yese  bile  , bir  anneye  kendi yavrusunu yemesinin  hiç  mi hiç yakışmadığını anlatmak isteriz.Tabi ki bu  bir hayvandır . hayvan olduğu  için  ne  kendisiyle  konuşuabilir , ne de  yargılayabiliriz. Fakat ya  insanlar!.

Kendi  yavrusuna  saldırır  gibi , kendi dinine saldıran , kendi  dinine zarar veren insanlar!.

“buraya  ben oturmasam , bir başkası  oturacaktır” diyerek  bu koltuklara  oturan ve dünyevi kaygılar  ile  tağut’luk  ve  bel’am’lık  misyonunu  icraate döken  kıt  beyinli  ahmaklar ile  , yediği  yavruları  için  “ben yemesem  bir  başkası  yiyecekti” diyen  balıklar  arasında  tek  fark  vardır . balık hayvandır , bunlar  ise  insandırlar , ve  akıllarının  olduklarının   iddiasındadırlar.

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 5:28 pm

Beşeri düzenin bazı kurum ve görevleri

yorum ekle »

Allah nezdinde hak din İslâm’dır. إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ

Kabul etmek zorunda olduğumuz gerçeklerden biriside, müslüman bir kimse için cahili düzenlerin egemenliği altında, inanç ve amel bakımından bir takım tavizler vermeden , fedakarlıklarda bulunmadan yaşamaya imkan olmadığıdır. Bu fedakarlıklar ise övülmeye layık fedakarlıklar değillerdir. Bilakis bunların çoğu normal şartlar altında yapılmaması, gereken tavizlerdir. Günümüzde ve içinde bulunduğumuz beşeri sistemin otoritesinde bulunan cahiliye idarelerinde , müslümanların yüzyüze geldikleri sıkıntılardan, içinden çıkmakta zorluklarla karşılaştıkları hallerden birisi de bu tür tavizleri vermek veya vermemek gibi bir sıkıntı yaşamalarıdır.

Esasen müslümanların cahili bir düzenin egemenlği altında kalarak istenen anlamda İslami bir hayat sürmesi, bütün ilişkilerini islamın öngördüğü şekilde ve islama uygun bir zeminde şekillendirip , sorumluluklarını yerine getirebilmesi , mümkün olan bir şey değildir.

Fir’avuni düzenlerin egemenlikleri altında (dar’ul-harb) yaşayan müslümanlara, bulunduları yerden ayrılıp eğer varsa baskılardan uzak bir şekilde daha rahat yaşayabilecekleri bir ortama hicret etmelerinin emredilmesinin sebebi de budur.

Cahili düzenlerin egemenliği altında yaşayan , sırf “rabbim Allah’tır“ dedikleri için zulum ve baskıya maruz kalarak akidesine ,inancına uygun bir hayat sürmekte zorluklarla karşı karşıya bırakılan müslümanlara , dar-ı islamda yaşayan müslümanların yardımcı olmakla görevli olmalarının sebebi de budur.

Akidesini yaşamak, inancını hür bir irade ile seçip tercihine uygun bir hayat sürmek fırsatını egemenlik ve zulumleri altına aldıkları insanlara vermeyen düzenlere karşı müslümanlar, gerektiğinde cihad ederek bu tür zalim ve baskıcı düzenlere son verip, zulum ve baskılarını ortadan kaldırmakla görevli olmalarının sebebi de budur.

Ancak çeşitli sebeplerle hicret edemeyen müminler , küfrün , zulmun ve cahili düzenin saptırıcılıkları , türlü çeşitli hile , desise ve komploları karşısında daha az tavizli ve daha yoğun ve kararlı İslami tavırlı bir mücadeleyi nasıl verebilecektir?.

Özellikle de akideleri açısından ve İslam’ı hakim kılma açısından mutlaka izlemek zorunda oldukları ilkeler açısından kendilerini yanlışlıklardan koruyabilmek için neler yapmamalıdırlar?.

Müslümanın her hususta Allah Rasulune uymak , O’nu yaşayışyla , ilişkileriyle örnek almak zorundadır .

“- Andolsun ki ; sizin için , Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulu güzel bir örnektir “ ( Ahzab 21 )

“ Deki : Eğer siz , Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah ‘da sizi sevsin ve günahlarınız bağışlasın . Allah günahları bağışlayandır , esirgeyendir . “ “De ki : Allah’a ve rasulune itaat edin . Eğer yüz çevirlrlerse , şüphesiz Allah kafirleri sevmez “ ( Al-i İmran 31-32 )

Müslüman , ferdi ailevi , ahlaki , ruhi , iktisadi hayatında , sosyal ve toplumsal ilişkilerinde Allah Rasulunu örnek almak zorundadır . İslam’ın egemenliği altında yaşamak halinde böyle bir örnek alış elbetteki büyük problemler doğurmaz . Ancak İslami olmayan cahili düzenlerin egemenliği altında yaşanması halinde bu örneğe uygun tavırlar nasıl belirlenecektir ? Bizim için büyük önem taşıyan şu ayeti kerimeye dikkat kesilelim :

“ Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar ettikleri, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Resulü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur ” (Mümtehine 1)

“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır. Hani onlar (putperest ve cahili egemenliği kabul eden) kavimlerine demişlerdi ki: “Bizler sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi (düzen ve dininizi) reddediyoruz .Siz (şirki terk edip) bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.”demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.” (Mümtehine 4)

İlk ayette , beşer olarak göz önünde bulundurduğu bir takım mülahazalarla hareket eden ve bunun sonucunda Rasulullah’ın Mekke’yi feth etmek üzere hazırlık yaptığı haberini gizlice ulaştırmaya çalışan Hatıb b. Ebi Beltea ‘nın tutumu vesilesiyle, müminlerin müşriklere karşı takınmaları gereken başka türdeki tavırları dile getirilmektedir.

İslam’ın egemen olduğu bir dönemde bile müslümanlar, kafirler arasında yaşayan yakınlarına herhangi bir kötülük gelmemesi gibi mazur görülebilecek bir maksat dolayısıyla dahi olsa ,müslümanların özellikle gizli ve saklı kalması, kafirler tarafından bilinmemesi gereken stratejik bilgileri herhangi bir yolla ulaştıramaz , ima yoluyla dahi olsa onlara bilgi veremez.

Ya İslami hareket , cahili düzenin yakın takibi ,nefes aldırmak istemeyen , zulmu ve saptırmak için hain ve sinsice tetikte bekleyişi , hatta bu uğurda aralıksız ve hummalı bir faaliyet içerisinde olması söz konusu ise ; müslümanların cahiliye düzenlerine karşı tavrı ne olabilir?. Cahili çarkın bir dişlisi olarak kalmaya devam edildiği sürece ayet-i kerimede “ teberri “ ile yani uzak ve beri olmakla ifade edilen tavrı takınmak nasıl mümkün olacaktır?. Cahili düzen ve bu düzenin sahipleri , koruyucuları ve inanıcıları nasıl inkar edilecek , reddedilecektir?. Müminler ile kafirler arasında esasen var olan kin,düşmanlık ve bunun sonucu olan mücadele nasıl ortaya çıkabilcektir?.

Egemen cahili düzen ile barış halinde yaşamanın yolları aranarak , bu uğurda İslam’ın ilkelerinden ve müslüman kimliğin en belirgin niteliklerinden tavizler verilerek böyle bir mücadeleyi başlatmak ve cahili düzene karşı sağlıklı bir şekilde gereken mücadeleyi vermek nasıl mümkün olabilir?. Cahili düzenin aygıtlarından bir aygıt olarak yada bu aygıtın önemli yada önemsiz bir yerlerinde bulunarak, bu aygıtın bütünleyici bir parçası olarak , üstelik bunun islami, sağlıklı ve huzurlu bir yol olduğu telkinleri de yapılarak takınılan tavırlar, müslümanın örnek alması gereken tavırlar mıdır?. Bu tavırlar dünya hayatında ve yalnızca maddi ölçülere göre zahiri bir esenliğe sebep gibi görünse dahi, takınmamız istenen tavırlar değildir. Bunlar örnek almamız gereken tavırlar olmadığına göre, yine de bu tür tavırları takınırsak kendiliğimizden (nefsimizden,heva ve hevesimizden) tavır üretmiş olmaz mıyız?. Böylece cahili düzenin ekmeğine yağ sürmüş olmuyor muyuz?. Aslında Peygamber (s.a.) efendimize karşı mekke müşrik düzeninin tavrı da bu olmuştu.

“Onlar arzu ettiler ki , sen yumuşak davranasın , o zaman kendileri de yumuşak davranacaklardı“ ( Kalem 9 )

İslam yolunda muvahihidi bir duruş sergilerken, ve böyle mücadele içerisindeyken ,cahili düzenlerin egemenliği altında bulunulsun , ister İslam’ın belli bir egemenlik alanı olmakla birlikte küfre karşı sıcak mücadele vermek hallerinde olsun , müslümanların sıkıntısız , imtihansız , ibtilasız (bela,musibet) kaldıkları hangi dönemde görülmüştür ki?. İmtihan ve ibtila kaçınılmazdır.Bu imtihanları başarı ile geçmenin , bu belalardan Rabbi razı edecek biçimde kurtulmanın yolu ; İslam üzere , Kur’an’ın gösterdiği örneklere uymaktan ,en ufak bir taviz vermeden sabırla sebatla yürümektir .

“ Ey iman edenler , sabırla, namazla (allah’tan ) yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”-“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler.

Fakat siz anlayamazsınız “-“ Andolsun ki ; sizleri biraz korku , açlık , mallardan , canlardan ve ekinlerden yana bir eksiklikle sınayacağız . sabredenleri müjdele ! “(bakara 153,154,155)

Allah’ın ve peygamberinin bizlere yol olarak göstermediği hiçbir yol ;Allah’ın yolu olamaz. Allah’ın yolu olmayan bir yolla mücadele vermek, en azından bid’attir. Bid’atin doğruluğunu savunmak , bu bid’at yolu izlemek suretiyle Allah’tan ecir beklemek ise başlı başına safdilliktir.Çünkü bid’at eğer günah değilse,ecre hiçbir zaman sebep teşkil etmez. İslam adına mücadele verdiğini ileri sürüp, bu mücadele yolunu , her alanda örnek almamız gereken Hz. Peygamber’in izlediği yolun dışında kalan yollardan seçenler , bu sağlıklı yola çağıranlara karşılık , yollarının tehlikesiz olduğunu belirterek haklı olduklarını vurgulamaya çalışanlar, böyle bir gerekçe göstermekle ikinci bir sefer yanıldıklarını bilmelidirler.

Kafirlerin ellerinde bulundurdukları güçleri yanlışlıklara bahane göstermek , yanlış bir harekettir. Kişiyi Allah’tan korkmak yerine , şeytan’ın dostlarından korkmak alçaklığına mahkum eder .

“ İnsanlar (müşrikler , kafirler ) onlara:”Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, (gücünüz onlara yetmez) o halde onlardan korkun.” dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: “Allah bize yeter.O ne güzel vekildir “. ( Al-i İmran 173 )

“De ki:”Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. . O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” – De ki: “Siz hakkımızda iki güzelin (Zafer veya şehadet) birinden başkasını mı gözetir durusunuz?.Biz ise size Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle bir azap indirmesini gözetiyoruz. Haydi siz gözete durun, biz de sizinle beraber gözetmekteyiz.” (Tevbe 51- 52)

Müminler,takdir edildiği şekliyle gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kadere iman ederler.O bakımdan onlar, korkudan ve dünya hayatına tutkunluktan meydana gelen hesaplarda bulunmak yerine, Allah’ı razı edecek yolların peşinde olurlar. Cahili düzenlerin önlerine yol diye çıkardıkları metodları izleyerek, onlardan taviz koparacaklarını sanarak en büyük ve verilmemesi gereken tavizleri vermek yerine, mevlalarına sığınarak O’nun kendileri için, akidelerini egemen kılmak yolunda belirlenmiş olduğu tartışılmaz doğru ve islami hedeflere yalnız kendisinin ulaştıracağı şeklindeki İlahi garantiye sahip olan nebevi yoldan başkasını izlemeyi asla kabul etmezler.

 

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 4:59 pm

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Allah’ın Kulunu İmtihan Etmesi

yorum ekle »

ALLAH (c.c.) İnsanları imtihan etmek için bazı yasak ve emirler verir.

1. Bu imtihan şekli Bazı peygamberlerde değişik şekillerde olur.

2. Yahudilere Cumartesi günü balık avlamayı Allah yasaklamıştı,Yasağa uymadıkları için lanetlendiler ve helak oldular.

3. Biz Müslümanlara,İhramlıyken kara avcılığı veya hayvan etinin yenmesini Allah yasaklarken Deniz avına müsaade ediyor.

4. Her iki tür hayvanda helal olmasına rağmen karadaki yasak,denizdeki mübah,halbuki her ikiside canlı ve hayvandır.

5. Bu yasak dan maksat emre itaat ve uymaktır,imtihanı kazanmak veya kaybetmektir. Hem öyle değilmi?.

“DENİZ AVI”

(MÂİDE suresi 96. ayet):

أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَّكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِيَ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanmanız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı. İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.

“CUMARTESİ”

(BAKARA suresi 65. ayet):

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ

İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.

(NİSA suresi 47. ayet):

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً

Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab’a) iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.

(A’RAF suresi 163. ayet):

واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ

Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk.

(NAHL suresi 124. ayet):

إِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ

Cumartesi tatili, ancak onda ihtilaf edenlere (farz) kılınmıştı. Kıyamet günü Rabbin, muhakkak onların ihtilafa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir.

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 4:21 pm

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

İslâm Dininin Kaynakları

yorum ekle »

İSLÂM DİNİNİN KAYNAKLARI

Mükellefle ilgili hükümlerin (Ef’âl-i Mükellefin) asli kaynakları dörttür.
İslâm dininin ilk, en önemli ve birinci kaynağı Kur’ân’ı Kerîm’dir. Dini bir konu öncelikle Kur’ân’ı Kerîm’de aranır.
İkinci kaynağımız, Peygamberimizin sünnetini oluşturan sözleri ve davranışlarıdır. Kur’ân’ı Kerîm’den sonra ikinci önemli dini kaynağımız sünnettir.
Üçünçü dini kaynağımız Peygamberimizden sonra herhangi bir çağda yaşayan İslâm bilginlerinin kendi zamanlarında dini bir konuda görüş birliğine varmış olmalarıdır. Buna İcma denir.
Dördüncü kaynağımız Kıyas’tır. Kıyas, belirttiğimiz üç kaynakta hüküm bulunmayan bir dinî hükmü başka bir dini hükme benzeterek, benzetme yolu ile sonuca varmaktır. Yani hakkında ayet-hadis bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla hakkında ayet-hadis bulunan meselenin hükmüne bağlamaya kıyas denir.
O halde; dinimizin dört ana kaynağı vardır; KUR’ÂN, SÜNNET, İCMA ve KIYAS. Bunlardan birine dayanmayan dini görüşlere değer verilmez, güvenilmez ve bu tür dini görüşlere göre hareket edilmez.

Written by mehmet selim polat

Kasım 16, 2009 at 5:12 pm

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

İki Yüzlülüğün Kötülenmesi

yorum ekle »

259) İki Yüzlülüğün Kötülenmesi

Bu bölümdeki bir ayet ve iki hadis-i şeriften insanların iki yüzlülüklerini herkesten gizleyebileceklerini, fakat Allah’tan gizlemelerinin mümkün olmadığını, insanların da madenler gibi cins cins değişik karakterlerde olduklarını, en kötü insanların iki yüzlü kimseler olduğunu, idarecilere yanlarında başka türlü, yanlarından çıkınca başka türlü konuşmanın Rasûlullah (s.a.v.) zamanında nifak alameti sayıldığını öğreneceğiz. (1)

“Onlar yaptıklarını insanlardan gizleyebildiler ama Allah’tan gizleyemezler. Çünkü gecenin karanlığında Allah (c.c.)’ın razı olmadığı düşünce ve inançları her ne zaman tasarlasalar, Allah onların yanı başındadır ve Allah onların tüm yaptıklarını ilmiyle kuşatır. Sizler belki bu dünya hayatında onları savunabilirsiniz, ya kıyamet günü kim onları Allah’a karşı savunacak, kim onların vekili olacaktır.” (Nisa: 4/108-109)

1543. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Siz insanları madenler (gibi cins cins) bulursunuz. Onların Câhiliye döneminde hayırlı ve değerli olanları, şayet dini hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar. Siz yine en hayırlı kişileri, yöneticilik işinden hiç hoşlanmayanlar olarak bulursunuz. Siz, en kötü kişileri de iki yüzlüler olarak bulursunuz ki onlar, birilerine bir yüzle diğerlerine bir başka yüzle gider gelirler.”(2)

1544. Muhammed İbni Zeyd’den nakledildiğine göre bazı kişiler, dedesi Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ’ya gelip:

– Biz idarecilerimizin yanına girer ve onlara karşı, oradan çıktığımız zaman söylediklerimizin tam tersi sözler söyleriz, dediler. Bunun üzerine Abdullah İbni Ömer:

– Bu sizin yaptığınızı biz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki yüzlülük sayardık, cevabını verdi.(3)

* İki yüzlü davrananlar insanların en kötüleridir. (4/143) Cehennemde en derinde yanacaklardır. İkiyüzlülük ashab tarafından münafıklık olarak değerlendirilmiştir. Müslüman her zaman ve her yerde mert, doğru sözlü ve dürüst davranışlı olmalıdır. (4)


1-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 444.
2-Buhârî, Menâkıb 1; Müslim, Fezâilü’s–sahâbe 199.69′da bir kısmı geçmişti.
3-Buhârî, Ahkâm 27.
4-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 445.

mehemt selim polat

Written by mehmet selim polat

Kasım 13, 2009 at 8:03 pm

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Gıybetin Mübah Olabileceği Haller

yorum ekle »

256) Gıybetin Mübah Olabileceği Haller

Bu bölümdeki beş hadis-i şerif ve İslamın bu konudaki hükümlerinden zulüm gören kimsenin zulüm gördüğü kimseyi şikayet etmesinin gıybet olmayacağını, kötülüğün önlenmesi için yardımlaşılırken bunun bu kötülüğünü önleyelim denilmesi, dünürlük, ortaklık, komşuluk vb. işlerde danışılan kimsenin bildiğini gizlememesi öğüt ve nasihat maksadı güdülen tavsiyelerin hepsinde günahkarlığı ve bid’atçiliği açık olan kimsenin içinde bulunduğu halleri söylemek, bir de tarif için topal, aksak, şaşı diyerek tanıtma yollarının gıybet sayılmayacağını öğreneceğiz. (1)

1534. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber’in yanına girmek için izin istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

– “Kabilesinin kötü adamıdır ama, izin verin ona” buyurdu.(2)

1535. Yine Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Falan ve falanın dinimizden birşey bildiklerini sanmam.”(3)

1536. Fâtıma Binti Kays radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve:

– Ebü’l–Cehm ve Muâviye İbni Ebû Süfyân beni istiyorlar (ne dersiniz) dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Muâviye malı olmayan fakirin biridir. Ebü’l–Cehm ise, sopasını omuzundan indirmez” buyurdu.(4)

Müslim’in bir rivâyetinde “Ebu’l–Cehm, kadınları çokca döven biridir” ifadesi bulunmaktadır.

* Mübah olan yani söylenebilen gıybet türü şu yollarda caizdir:

1. Zulme uğrayanın kendisine yardımcı olabilecek kimseye yapılan açıklama,

2. Kötülüğün önlenmesi için yetkililere o işten alıkonulması için haber vermesi,

3. Müslümanı şerden sakındırmak ve iyiliğini istemek için nasihat,

4. Fasık ve bid’atçılığı açık olan kimsenin durumunu anlatmak ve ihbar için,

5. Bir insanı tarif edebilmek için kör, şaşı, topal, çolak vb. ifadeler,

6. Dünürlük, ortaklık, komşuluk vb. işlerde doğru bildiğini söylemek,

7. Hadis ravisi durumunda olan bir kimsenin durumunu ihbar etmek veya dini bid’atçı bir kimseden öğrenmeye çalışan talebeye nasihat ederek o kimsenin durumunu söylemek gıybet sayılmaz.

8. Müslümanları uyarmak ve muhtemel zararlardan korumak maksadıyla bazı kimseler hakkında bazı bilgileri açıklamak da gıybet sayılmaz.

9. Peygamberimiz 1533 nolu hadis ile din hakkında bilgisi olmayanların halkı yanıltmasını önleyici açıklama yaptığını da görüyoruz. 1534 nolu hadiste ise dünürlük yapan bir kimsenin gerçek bildiği yönünü bildirmesi gerektiğini öğreniyoruz. (5)

1537. Zeyd İbni Erkam radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in maiyyetinde bir sefere çıkmıştık. Müslümanlar büyük bir yokluk ve sıkıntı içindeydi. Asker arasında bulunan Abdullah İbni Übey, yandaşlarına:

– Allah’ın elçisinin çevresindekilere sakın bir şey vermeyin ki, onu terketsinler. Eğer Medine’ye dönersek, güçlü olanlar güçsüzleri oradan mutlaka çıkarıp atacaktır, dedi.

Ben de gidip bu olayı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e haber verdim. Peygamber aleyhisselâm Abdullah’a adam gönderip durumu soruşturdu. O böyle bir söz söylemediğine dair yemin üstüne yemin etti. Bunun üzerine sahâbîlerden bazıları “Zeyd, Hz. Peygamber’e yalan söyledi” dediler. Allah Teâlâ, benim doğru söylediğimi tasdik eden “Münâfıklar sana geldikleri zaman…” diye başlayan Münâfıkûn sûresi’ni Nebî sallallahu aleyhi ve selleme indirinceye kadar, onların bu sözlerinden dolayı son derece üzüldüm. Daha sonra, Hz. Peygamber kendilerine istiğfar etmek için onları davet etti, fakat onlar buna da yanaşmadılar.(6)

* Münafikun suresinin sebeb-i nüzulu olan bu hadise Zeyd’i tasdik edip münafıkların kesin yalan söylediklerini haber veren bu sure gelince, peygamberimiz Zeyd’i çağırıp kulaklarını okşayarak, “Allah kulaklarını doğruladı” buyurmuştur. Cephede ve diğer zamanlarda İslam ordusu aleyhindeki söz ve faaliyetleri komutana haber vermek gereklidir. Münafıklığı belli olan kimselerin söz ve davranışlarını yetkililere ulaştırmak gıybet değildir.(7)

1538. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Ebû Süfyân’ın hanımı Hind, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e:

– Ey Allah’ın Resûlü! Ebû Süfyân çok cimri bir adam. Onun haberi olmadan benim aldığım dışında bana ve çocuğuma yetecek derecede bir şey vermiyor. (Benim bu yaptığım doğru mu? ) dedi. Hz. Peygamber de:

– “Örfe göre kendine ve çocuğuna yetecek kadar al!” buyurdu.(8 )

* Bir durum hakkında fetva almak veya o işte ne yapılacağını öğrenmek için bir kimseyi içinde bulunduğu vasıflarla anmak da gıybet değildir. Ailenin reisi örfe göre hanımının ve çocuklarının nafakasını temin etmekle yükümlüdür. (9)


1-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 441.
2-Buhârî, Edeb 38, 48; Müslim, Birr 73. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 5.
3-Buhârî, Edeb 59.
4-Müslim, Talâk 36. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Talâk 39; Tirmizî, Nikâh 38; Nesâî, Nikâh 22.
5-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 441-442.
6-Buhârî, Tefsîru sûre (63), 1; Müslim, Sıfâtü’l–münâfıkîn 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (63).
7-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 442.
8-Buhârî, Büyû’ 95, Nafakât 4, Menâkıbü’l–ensâr 23; Müslim, Akdiye 7, 8, 9. Ayrıca bk. Nesâî, Kuzât 31; İbni Mâce, Cihâd 13.
9-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 442.

Riyazüssalihin-cilt-1

mehmet selim polat

Written by mehmet selim polat

Kasım 13, 2009 at 6:46 pm

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Demokratik Mücadele Kurumu ; PARTİLER :

yorum ekle »

mehmet selim polatDemokratik Mücadele Kurumu ; PARTİLER :
Türkiye’de ve müslümanların akidelerini egemen kılmak için yollar ve çareler aradıkları müslümanların yaşadıkları yelerde dahi, demokratik düzenin kurumları olan siyasal partiler vasıtasıyla İslam’ı hükmetmek noktasına taşımayı geçerli bir yöntem olarak kabul edenler vardır.
Bunlar çoğunluğu da oluşturmaktadırlar. İzledikleri bu yolun İslam’a uygunluğunu savunmakta, ispatlamak için delil diye kabul ettikleri bir takım gerekçeler ileri sürmekte ve hatta kendilerine katılmayan metodlarını benimsemeyen, İslami endişelerle izledikleri yollarını uygun görmeyen ve onların yanında mücadele ve çalışmayı reddeden müslümanları ağır bir dille dahi suçlamaktadırlar.
Reddedenler (biz) ise meselenin İslami ilgilendiren bir konu olduğuna inanmaktadırlar.Anlaşmazlık konusu olan herhangi bir şeyin çözümü için Allah’a ve Rasulune başvurmakla, yani konu ile ilgili hükümleri araştırmakla hükümlüyüz.
“ Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar. “ (Nisa 65)

İslam’ı egemen kılmak için çalışmak ibadettir.
İbadetin yerine getirilme yolu ve bu yolun temel ilkeleri evvela Kur’an-ı Kerim , ikinci olarakta sünnet-i seniyye ile sabitlenmiştir.Bunlara müracaat edildiği taktirde herkesin tesbit edebilceği gerçek şudur : Müslüman , Allah’ın hükümlerine aykırı herhangi bir hükmü kabul edemeez . Müslüman bir kimsenin , İslam’ın emrettiği hedef ve gayeleri gerçekleştirmak sorumluluğu vardır.
Bu sorumlulukları yerine getirebilmek için izleyeceği yol “ Allah’ın emrettiği , rasulunun rehberlik ettiği “yola aykırı olamaz . Muhammed Kutub , parti yoluyla ve demokratik yöntemlerle çalışma metodunun denenmesi ve bu yoldan yararlanılması gerektiğini savunanların var olduğunu işaret etmekte ve şunları söylemektedir : “ Bunlar ( yani İslami hareketin bir tıkanıklıkla karşı karşıya olduğunu söyleyenler )davadan vazgeçmediler Fakat onlar davanın çıkmaza sürüklendiği ve bu bakımdan yolu değiştirmek gerektiği kanaatindedirler.
Bunların hedefe ulaştıracağını sandıkları yol,önceden kendisine işaret ettiğimiz yol olan parlamentolara girmek , seçimlere katılmak , İslam’ın sesini oralardan yükseltmek yoludur . Madem başka bir yolla bunu gerçekleştirmeye imkan yoktur , o halde bu yolun izlenmesi gerekmektedir.
Biz bu gibilerine de, diğer aykırı yolları izleyenlere söylediklerimizin aynısını söylüyoruz. Böyle bir yolu izlemek , böyle bir yolu kullanmak, yeterli hacimdeki müslüman tabanı oluşturmadan oluşan bir parlamento oluşturabildiğimizi farz edelim .. Bu parlamentonun bütün üyelerinin İslam’ın hükmetmesini isteyen kimseler olduklarını kabul edelim. Bundan önce İslami bir yönetimi ayakta tutacak , ortaya çıkacak, oraya çıkışından sonra da varlığını sürdürmesini sağlayacak müslüman taban olmaksızın, böyle bir parlamento ne yapabilecektir?.Askeri bir darbe, parlamentoyu fesh eder, üyelerini hapislere yollar ve her şey kısacık birkaç dakika içerisinde olup biter !.

Konunun lehine ileri sürülebilecek bütün gerekçelere rağmen , böyle bir düşünüş gülünçtür , basittir .Bütün bunlardan öte , özü itibariyle davayı oldukça tehlikeli kaygan zeminlere çeker , ilk anda bazı aşamaların daha çabukça aşılmasına fırsat verecek şekilde imkanlar sağlayacağı mümkün gibi görünse bile , davayı çokça engelleyecek bir yoldur . Bu konudaki ilk tehlikeli kaygan zemin itikadidir Yalnızca allah’ın şeriatinin hükmüne başvurmakla , başka hiçbir hukukun ve yasanın egemenliğini kabul etmemekle yükümlü olan , Allah’ın hükmü dışında kalan bir hüküm , cahili bir hükümdür , o cahili hükmün kabul edilmesi de , o hükümden hoşnut olunması da , o hükme ( herhangi bir şekilde ) iştirak etmek de müslüman için , Allah’ın indirdiklerinden başka hükümleri koyup kanunlar yapan, yaptığı uygulamalarıyla her fırsatta Allah’ın şeriatinin hükmünü kabul etmediğini , reddettiğini ilan eden bir parlamentoya katılmak nasıl caiz olabilir?.

“ Allah size Kitab (Kur’an)da: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirdi... ( Nisa 140 )

İleri sürülebilen lehte gerekçeler şundan ibarettir : “Bizler onlara karşı İslam’ı haykırıyoruz … Allah’ın indirmedikleriyle yapılan teşri’leri sürekli olarak reddettiğimizi ilan ediyoruz …Bizler “ devletin resmi kürsüsü”nden konuşuyor ve Allah’ın şeriatinin hükmünü kabul etmeye çağırıyoruz …” Ancak bütün bunlar , açıktan açığa akideye aykırı olan bir tutuma uygun bir gerekçe olamaz . Derler ki :”Peygamber Allah’ın kelamını tebliğ etmek üzere Kureyş’in Nedve’lerine gitmiyor muydu?” Evet gidiyordu ; fakat onları uyarmak için … fakat nedve’lerinin faaliyetlerinde onlarla ortak hareket etmiyordu .

Allah’ın şeriatinin egemenliğini kabul etmeye davet eden bir müslüman , çağdaş cahiliyyenin Rasulullah’a (s.a.v.) izin verdiği gibi konuşmasına izin verilecekse , böyle bir davetçinin o Nedve’ye gidip tebliğde bulunması farz olurdu . Çünkü o bu durumda oNedve’nin üyesi değil , dışından gelen bir davetçidir. O Nedve’yi Allah’ın indirdiklerine uymaya davet etmek üzere gelmiş bir kimsedir . Ne Nedve onu kendisinden saymaktadır , ne o kendisini Nedve’den kabul etmektedir . .. O sadece söyleyeceklerini söyleyip gitmek üzere yolu oraya uğrayıp geçen bir davetçiden ibarettir … “ Hak bir sözü söylemek fırsatını bulurum “ gerekçesiyle Nedve’nin bir üyesi olmaya gelince , bunun Allah’ın dininde hiçbir dayanağı yoktur .

İkinci tehlikeli kaygan zemin , halk kitlelerinin gözünde davanın sulandırılmasıdır.

“Biz her fırsatta halk kitlelerine , Allah’ın indirmedikleriyle hükmetmek batıldır , diyoruz .” Allah’ın şeriatiyle hükmeden yönetim dışında hiçbir yönetimin ve yönetim düzeninin meşruiyeti söz konusu olamaz …diyoruz. Diğer taraftan halk kitleleri bizim , katılmama çağrısında bulunduğumuz işe , katıldığımızı görmektedir . Bunun sonucu ne olur?.

Bizler böyle yapmakla aslında , İslam’ı ve düzenini ayakta tutacak ve oluşturulması gereken tabanı sulandırmaktayız .Çünkü artık bunun sonucunda halk kitleleri bu gibi hususlarda izlenmesi gereken yolu açık seçik bir şekilde anlayamaz , tesbit edemez .İslami bir yönetimin ayakta kalabilmesi için gerekli olan “ islami bir taban “ın oluşması ise , halk kitlelerinin bilinci netleşmedikçe , akidelerinin kendilerine yalnızca İslam ile hükmeden bir düzeni ve yönetimi kabul etmemekle yükümlü kıldığını kesinlikle bilmedikçe , evet bütün bunlar gerçekleşmedikçe böyle bir tabanın da oluşması mümkün değildir .

Üçüncü tehlike kaygan zemin ise , geçmişteki bütün asırların deneyleriyle ispatlandığı gibi , “ diplomasi oyunu” dur .Bu oyunda her zaman olduğu gibi güçlü olan zayıfı yutar . Bu oyun esnasında güçlü olanın elinden çok küçük dahi olsa egemenliğin bir parçasını zayıf olanın almasına asla fırsat verilmez .

Diğer taraftan batıl din ve idolojiler doğrultusunda şekillenmiş yapı ve yasaların yanında İslam’ın bir takım hükümlerine uygun hüküm ve yasaların bulunması , bu yapı ve yasaları “ cahili “ niteliklerinden kurtarmaya yetmez.

İbn Kesir : “ Onlar hala cahiliyyenin hükmünü mü arıyorlar ? …(Maide 50 ) ayetini açıklarken şunları söylemektedir .

“Yüce Allah burada her türlü hayrı kapsayan , her türlü kötülüğü yasaklayan hükmünün dışına çıkarak insanların Allah’ın şeriatine dayanmaksızın ortaya koydukları görüş , heva ve terimlere yönelenlerin bu tutumlarını reddetmektedir .
Nitekim cahiliyye halkı da böyle yapıyorlar , türlü sapıklık ve cahilliklerle hüküm veriyorlardı . Onlar bu sapıklık ve cahillikleri kendi görüş ve hevalarıyla ortaya koyuyorlardı . Tatarların kendileriyle hüküm verip yönetimlerine esas aldıkları hükümler de böyledir . Onlar bu hükümlerini kralları olan ve kendileri için “ Yasa “ asını verdiği kanunları koyan Cengiz Han ‘dan almışlardı. Bu “ Yasa “ yı ise yahudilik , hırıstiyanlık ve İslam dini gibi değişik dinlerden derlemiş ve bir çoğunu da kendi heva ve hevesinden dayanarak ortaya koymuştur . Böylelikle bu “ Yasa “ soyundan gelenler arasında uyulan bir şeriat halini aldı . Onunla hüküm vermeye , Allah’ın kitabı ve Rasulunun hükmüne dönünceye , az yada çok , hiçbir husuta başkasıyla hüküm vermeyecek hale gelinceye kadar onunla savaşmak gerekir . (İbn Kesir , Tefsir , İst . 1984 , II, 122 ,123 )

Bu konuda Cengiz Han ‘ın yasalarını kabul etmek ile başka yasaları kabul etmek , ya da yasama faaliyetlerine esas almak arasında herhangi bir farkın gözetilmeyeceği apaçıktır .

Müslüman kimselerin ; hedefi İslam’ı ortadan kaldırmak olan , müslümanlara en ufak bir hayat hakkı tanımayan , iktidara geldiklerinde İslam dışı mevcut cahili düzeni sonuna kadar koruyacakları belli olan , İslam’a talib olmak bir yana , İslam adına gösterilecek en ufak kıpırdanışları dahi egemen düzen için en büyük ve birinci tehlike kabul eden , bundan dolayı da İslam’a karşı mücadeleyi zorunlu gören parti ve kurumlara destek veren , onları benimseyen , onların politikalarını doğrulayan kimselere gelince ; bu gibi kimselerin İslam ile her türlü bağlarını koparmış kimseler oldukları açıktır . O bakımdan onlarla yakın ilişki ve dayanışmaya girmek , yani onları “ veli edinmek “mümkün değildir. Çünkü bunlar Allah’ı , Rasulunu ve müminleri veli edinecek yerde kafirleri veli edinmiş kimselerdir . Bunlara karşı takınılacak tavır ise şu ayetler ışığında belirlenmelidir :

–Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları veli (dost ) edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir. ( Tevbe 23 )

–Ey iman edenler ! Yahudileri de Hıristiyanları da veli ( dost ) edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridirler. Sizden kim onları dost (veli ) edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez ( Maide 51 )

–Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa ; Allah’a ve Resulü ile sınır mücadelesi yapanlara (onların hükümlerine aykırı hüküm koyanlara ) sevgi beslediklerini göremezsin … ( Mücadele 22 )

Konu ile ilgili olarak çağımızın İslam alimlerinden Said Havva ‘nın fetvasını burada belirtmemiz uygun olacaktır .

“Hedefi İslam’ı uzaklaştırmak yahut ona karşı savaşmak ya da müslümanlara karşı mücadelee vermek olan partilere katılan müslümanlar ya mürteddir , ya da münafıkıtr . Mürted olan kimsenin tevbe etmesi hali dışında cezası öldürülmektir . Münafık olan bir kimseye ise zahirine göre muamele edilir .Ancak onun da irtidat ettiğine dair ortaya deliller çıkacak olursa , o taktirde onun da tevbe etmesi hali dışında cezası öldürülmektir . Bu gibi kimselere tevbelerinin samimi olmasına ve samimi olduklarının etkilerinin ortaya çıkmasına göre davranılır . Bu gibi kimselerin müslümanların başına amir konumuna getirilmesi ise mümkün bir şey değildir . ( Said Havva , el-Esas fi’t-Tefsir, Kahire, 1405/1985, X , 5850 )

Written by mehmet selim polat

Ekim 15, 2009 at 10:03 am

Din, Siyaset, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Rabbini An ve Tebliğ Et

yorum ekle »

A’LÂ SURESİ


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى (١) الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى (٢) وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى (٣) وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى (٤) فَجَعَلَهُ غُثَاء أَحْوَى (٥) سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى (٦) إِلَّا مَا شَاء اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى (٧) وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَى (٨) فَذَكِّرْ إِن نَّفَعَتِ الذِّكْرَى (٩) سَيَذَّكَّرُ مَن يَخْشَى (١٠) وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى (١١) الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى (١٢) ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى (١٣) قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى (١٥) بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (١٦) وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى (١٧) إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى (١٨) صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى (١٩)


A’LÂ SURESİ


(1) Yüce Rabbinin adını,
(2) Yaratıp düzene koyan,
(3) Takdir edip yol gösteren,
(4) (Topraktan) yeşil otu çıkaran,
(5) Sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.
(6) Sana (Kur an’ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.
(7) Artık Allah’ın dilediği hariç, Şüphesiz Allah, açığı ve gizleneni bilir.
(8) Seni en kolaya muvaffak kılacağız.
(9) O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.
(10) (Allah’tan) korkan öğütten yararlanacak.
(11) Kötü kimse ise öğütten kaçınacaktır.
(12) O ki,en büyük ateşe girecektir.
(13) Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.
(14) Doğrusu feraha ermiştir temizlenen,
(15) Rabbinin adını anıp O’na kulluk eden.
(16) Fakat siz (ey insanlar! ) dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
(17) Oysa ahiret daha hayırlı daha devamlıdır.
(18) Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır.
(19) İbrahim ve Musa’nın kitaplarında.

http://msp1955.spaces.live.com/default.aspx

Written by mehmet selim polat

Ekim 8, 2009 at 9:38 am

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Avrupa Medeniyeti Pisliktir,Zulümdür.

yorum ekle »

Çanakkalede Haççoları Denize Döktük,Mantar Gibi İçimizde Büyüdüler.Kene Gibi Yapıştılar,İçimizdeki Hainler,Onlara dost ve Kardeş Oldular.

Çanakkale-Sılayt

Münecaat

Written by mehmet selim polat

Ekim 7, 2009 at 12:13 pm

Siyaset, Vatan, İslam, ŞİİRLERİM kategorisinde yayınlandı

Tagged with

TSK’dan Başörtüsü FETVASI,Diyanete İhtiyaç Kalmadı

ile 2 yorum

Başörtüsü Fetvası>Sonsayfa Gündem Haberleri

TSK kitabında başörtüsü fetvası

Kitapçıkta, başörtüsünün bir Kur’an hükmü ve ifadesi olmadığı iddia ediliyor.

Genelkurmay  Başkanlığı tarafından askerlere dağıtılan ve üzerinde “Hizmete Özel” yazan kitapçıkta, başörtüsünün bir Kur’an hükmü ve ifadesi olmadığı iddia ediliyor ve “Türk gelenek ve göreneklerinde türban,peçe ve çarşaf yoktur.Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur. Peçe ve çarşaf ise, İran ve Bizans kaynaklıdır” deniliyor.

Kitapçıkta, Kur’an’ın örtünme ile ilgili ayetlerinin, doğruluğu ve gerçekliği tam olarak bilinmeyen hadislere dayanılarak açıklandığı, söz konusu hadislerin de Kur’an hükümleri gibi ortaya konulduğu öne sürülüyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın söz konusu kitapçığı, kendisi gibi resmi kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 29 yıl önce verdiği ve ‘Başörtüsünün dinin emri olduğu’na yönelik kararını dikkate almadığını gösteriyor.

İŞTE O SKANDAL İFADELER

Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve örgütün yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanan Ergenekon sanığı emekli Orgeneral Hurşit Tolon’da ele geçirilen 14 sayfalık kitapçıkta şu ifadeler yer alıyor:

“Bu kitap, irticai unsurların baş örtüsü veya türbanı simge yaparak, demokratik ve laik Cumhuriyet aleyhine karşı başlattıkları gerici girişimlerin nedenlerini, Devletin kamu kurum ve kuruluşlarında uyguladığı kılık-kıyafet düzenlemelerinin hukuki gerekçelerini ve Anayasa ve kanunlar çerçevesinde konuya yaklaşımın nasıl olması gerektiğini açıklamak maksadıyla hazırlanmıştır.”
(�)
“Türkiye’de başörtüsü veya türbanın kullanılması yasak değildir. Yasak, devletin temel düzeninin ve halka hizmette eşitliğin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılmayacağı esasından hareketle, kamu kurum ve kuruluşlarında uygulanmaktadır. Devletin; sokakta, evinde, tarlasında ve kendi işyerinde başörtüsü ve türban kullanan kadınlarımızın kılık-kıyafetine karışması ve bunlara karşı herhangi bir yasak uygulanması söz konusu değildir.”
(�)
“Türban, bir Kur’an hükmü ve ifadesi değildir. Bugün analarımız, ninelerimiz ve kadınlarımız başörtüsünü dini bir gerekçeden ziyade, bir giyim ve yaşam tarzı olarak kullanmakta ve takmaktadır.”
(�)
“Türk gelenek ve göreneklerinde türban, peçe ve çarşaf yoktur. Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur. Peçe ve çarşaf ise, İran ve Bizans kaynaklıdır”
“(�) Devletin kamu kurum ve kuruluşlarında uyguladığı kıyafet düzenlemesinin bir amacı da, belirli bir dini düşünce ve inanışa göre; kılık-kıyafet, düşüncesi ve ibadeti aynı olan tek tip insan yetişmesine mani olmaktır.”
“(�) Kur’an’ın örtünme ile ilgili ayetleri, doğruluğu ve gerçekliği tam olarak bilinmeyen hadislere dayanılarak açıklanmakta, bu hadisler de Kur’an hükümleri gibi ortaya konulmaktadır.”
“Anayasa’ya ve bu yargı kararlarına rağmen, bugün gelinen noktada; ‘Başörtüsü ve türban’, din adına, demokratik ve laik Cumhuriyetimize karşı başlatılan karanlık amaçlı bir mücadelenin ‘simgesi’ haline getirilmiştir. ‘Başörtüsünü bir yaşam ve giyim tarzı olarak benimseyen’ insanlarımız, bu karanlık amaçlı mücadelenin esas oyuncuları tarafından, kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışılmaktadır…”

DİYANET: BAŞÖRTÜSÜ ALLAH’IN EMRİDİR

Başörtüsü konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı, 29 yıl önce çok önemli bir fetva verdi. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 tarihli ve 77 nolu kararında da; “Cenab-ı Hak, Müslüman kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmasını emretmiştir” deniliyor.
Başörtüsünün İslâm dininin kesin emri olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 3 Şubat 1993 tarihli ve 6 nolu kararında şöyle yer almıştı:

“Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslâm âlimlerinin ittifakıyla sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları, dinî bir vecibedir.”

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 tarihli ve 77 nolu kararında da; “İmam-Hatip Liselerinin yönetmeliğinde, dinimizin Müslüman kadınların örtünmesi ile ilgili hükümlerine aykırı Anayasamızın tanıdığı kişinin temel hak ve hürriyetlerini zedeleyici ve sözü edilen okulların yönetim, eğitim ve öğretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyici nitelikte hükümlerin yer almasının uygun olmayacağı mütalâa olunmuştur” deniliyor.

(Vakit)

TSK kitabında <SPAN style=

İŞTE O SKANDAL İFADELER

http://www.memleket.com.tr/news_detail.php?id=50334&uniq_id=1254575393

http://www.sonsayfa.com/Haberler-tsk-kitabinda-basortusu-fetvasi–126306.html

mehmet selim polat

Written by mehmet selim polat

Ekim 5, 2009 at 5:09 pm

Siyaset, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Kur’an Öğren

yorum ekle »

Kur’an Öğreniyorum

kopyasi-besmele.jpg33.gif

Kur’an öğrenmek için Lingi Tıklayınız.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/index.htm

Daha sonra Tabloda (İçindekiler) Kelimesini Tıklayınız.Yazıların üzerine dokundukça sesli olarak cevap alacaksınız.Başarılar Dilerim.

Kur’an Öğrenmek:

ألعلم فرضة كلّ مسلم ومسلمة = İlmi öğrenmek her erkek ve kadın için farzdır.)

Kur’an öğrenmek kişinin müslümanlığı ile alakalıdır.Her müslüman öğrenmek mecburiyetindedir.Tabiiki manasınıda öğrenecektir.Başkalarının kuklası olmadan,islamı öğrenmiş olur.

Kur’an öğrenmeden,manasını nereden öğrenecağız?.Yine bir Kur’an öğrenenden öğrenmiş olmayacakmıyız?.Bazı islam düşmanları,ırkçı veya hıristiyanlar,Kuranı öğrenmeye gerek yok Türkçesindende islamı öğreniriz derler.derler ama o Türkçesini,Türkçe haline getirenler,Arapça bilmedenmi getirdiler?.Bu mantıksız ve ahmakça bir soru olmazmı?.Arapça yazımızı altı asır okuduk kaldıranları asla affetmiyorum.İnşaallah yinede öğrenecağız.Bür gün gelecekki bizim olmayan,yabancı bu Latin harflerini ihraç edecağız ve yine Osmanlıcayı ve Arapçayı öğrenecağız,hemde canu gönülden.İnşaallah.

Namaz Dinin Direğidir.

Written by mehmet selim polat

Eylül 25, 2009 at 3:29 pm

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Vasiyet Etmeye Teşvik

yorum ekle »

7 Hadisİmamının ittifak Ettikleri Hadisler-İbrahim el-Hazimi

Vasiyet Etmeye Teşvik

212. Abdullah ibn Ömer (r.anhümâ)’dan rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

“Vasiyet edecek bîr şeyi olup üzerinden iki gece (=bir rivayette: üç gece) geçen bir müslümanın hakkı ancak vasiyetinin,yazılı ola­rak yanında bulunmasıdır.1

Nâfi’ der ki: Abdullah ibn Ömer’in şöyle dediğini işittim:

“Resulullah (s.a.v)’in, bunu söylediğini işittiğimden beri vasiyetim yanım­da olmaksızın üzerimden bir gece geçmiş değildir.2

…Kaynak…..

1-Buhârî, Vesâyâ 1; Müslim, Vasiyet 1-4 (1627); Ebu Dâvud, Vesâyâ 1(2862); Tirmizî,Cenâiz 5 (974);

2-Nesâî,Vesâyâ 1; İbn Mâce,Vesâyâ 2 (2699);  Ahmed b.Hanbel, 2/34,57,80,113,128

Written by mehmet selim polat

Eylül 20, 2009 at 12:38 pm

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Şeytanın özellikleri

bir yorum

mehmet selim polatŞeytanın özellikleri,Kimde Var?

1. Sinsi ve Yalancıdır.-(İbrahim Suresi, 22)

2. Azgın ve Kaypaktır.-(Hac Suresi, 3)

3. Gücü Yalnızca Çağırmaya Yeter.-(İbrahim Suresi, 22)

4. İyilikten ve Hayırdan Yana Hiçbir Yönü Yoktur.-(Nisa Suresi, 117)

5. İnsanlar Üzerindeki Etkisi Pisliktir.-(Enfal Suresi, 11)

6. İnsanların Şükretmelerini Engellemek İster.-(Araf Suresi, 17)

7. İnsanlara Korku Vermeye Çalışır.-(Al-i İmran Suresi, 175)

8. Müminlerin Arasını Bozmaya Çalışır.-(İsra Suresi, 53) (Maide Suresi, 91)

9. İnsanları, Sözde Onlara İyilik Yaptığına İkna Etmeye Çalışır.-(Araf Suresi, 20-21)

10. Allah’ın Adını Kullanarak Saptırmaya Çalışır.-(Fatır Suresi, 5-6)

11. Mü’minlerin Zamanla Yıpranmalarını İster.-(Al-i İmran Suresi ,155)

12. Yalan Vaadlerde Bulunur.-(İbrahim Suresi, 22)

13. Kuruntulara ve Kuşkulara Düşürmeye Çalışır.-(Nisa Suresi, 119-120)

14. Sapkın Amelleri Süslü ve Çekici Gösterir.-(Neml Suresi, 24)

15. Fakirlik Korkusu Vermeye Çalışır.-(Bakara Suresi, 268 )

16. Kibir Vermeye Çalışır.-(Sad Suresi, 74-75)

17. Gösteriş İçin İbadet Etmeye Teşvik Eder.-(Nisa Suresi, 38 )

18. Ayetlerden Uzaklaştırmaya Çalışır.-(Zuhruf Suresi, 36-37)

19. Unutkanlık ve Dalgınlık verir.-(Mücadele Suresi,19) (En’am Suresi, 68 ) (Kehf Suresi, 63)

20. Duygusallık Telkini Yapar.-(İsra Suresi, 64) (Mümtehine Suresi,1-3)

21. Detaylara Daldırır.-(Bakara Suresi, 67-71)

22. İsrafa Teşvik Eder.-(İsra Suresi, 26-27)

23. Gerçek şu, şeytan size düşmandır,öyleyse siz de onu düşman edinin.-(Fatır Suresi, 6)

KADIN

Big HugRunningJeepDuel GunsBible 2GrenadeProudGrenadeBible 2It

Written by mehmet selim polat

Eylül 19, 2009 at 2:11 am

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Mevla Var İken-şiir

yorum ekle »

Münafıkların yeri her dem nar iken.

Düşman olsa korkma,Mevla var iken.

Bir adamın ezel vakti var iken.

Sonu Yoksul olsa gözü dar olmaz.

*

Laf edip âlemle varın söyleme.

İşin uygun diye kârın söyleme.

Her olur olmaza sırrın söyleme.

Şimdi insanlara hiç karar olmaz.

(Aşık Sümmani)

Written by mehmet selim polat

Eylül 15, 2009 at 3:31 pm

Şiirler kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Besmele’nin Önemi

bir yorum

بسم الله الرحمن الرحيم

السلام عليكم ورحمة الله وبركاتهDini Yazı

Written by mehmet selim polat

Eylül 15, 2009 at 1:38 pm

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

İslâm’a Davet

yorum ekle »

İSLAM’I TEBLİĞ ETMENİN ÖNEMİ

İslam dinini başkalarına ulaştırmak iki yönden önem kazanmaktadır:

1- Davet edilenler

İnsanların menfaat ve maslahatı, davet görevinin yerine getirilmesini ve bunun devam etmesini gerekli kılmaktadır. İnsanlar yapıları gereği, Allah’tan gelen beyanat ve daveti kabul etme eğilimindedirler. Buna bağlı olarak Allah Teâlâ, birtakım emir ve yasaklarla insanoğluna sorumluluk yüklemiştir.

Bu sorumluluğu kabul edenlere de, onu başka insanlara tebliğ etme ve onları Allah’ın dinine davet etme görevi vermiştir. Allah, rahmetinin bir eseri olarak insanları, ahlak ve alışkanlıklarını değiştirebilme kabiliyetinde yaratmıştır. Bunun en açık göstergesi, Allah’ın dinî emir ve yasaklar koyması, peygamberler göndermesi ve bazı insanların peygam berlerin davetini kabul etmesidir.

İnsanların Allah’ın dininden uzak kalmamaları, gaflet içinde bulunmamaları, sınırsız arzu ve isteklerine kapılmamaları, insanları ayartmak için fırsat kollayan şeytanın ve sapkın düşüncelere çağıran kimselerin peşlerine takılmamaları için İslam’a davet ve tebliğin devam etmesi bir zorunluluktur.

Şeyh Muhammed el-Hıdr Hüseyin, davetin önemine dikkat çekerken şunları söyler: “Yaşadığımız bu çağda birçok sapkın düşünce sahibi kimselerin, başka toplumlarda benzeri bulunmayan birçok propaganda araçlarına sahip olduklarını unutma. Birçok yerde açılan kulüpler, yayımlanan gazete ve dergiler, kurulan dernek ve vakıflar, harcanan mallar ve kullanılan mevki ve makamlar bu propaganda araçlarından sadece birkaç tanesidir. Toplumda bilinçli inkar ve azgınlıktan değil; bilgisizlik ve ileriyi görmemekten kaynaklanan bazı sapkın düşünceli gruplar da bulunmaktadır. Bu gruplar, dinî gerçeklerin yanına dinle kesinlikle bağdaşmayan birtakım düşünceler koymaktadırlar.”[1]

Bu durum, İslam’a davet görevinin ne denli önemli olduğunu ortaya koymakta, bu uğurda yapılacak çalışmaların en üstün ve en faziletli çalışmalar olduğunu göstermektedir.

2- Davet ve insanların buna ihtiyacı

Davet, amacı olan bir hareket ve eylemdir. Bu yüzden dünyanın her tarafına ulaştırılması gerekir. Davet, insanların Allah katında tek geçerli din olan İslam’ı duymaları ve kabul etmelerini kolaylaştırmak için yapılır. Allah Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde müslümanlara, İslam’a davet etmeyi ve bu dinin dünyanın dört bir tarafına yayılması için çalışmalarını emretmiştir. Biz burada daveti emreden ayetlerden sadece birkaçını vermekle yetineceğiz:

“Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”[2]

“Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vaadetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre bü yük bir ecirle üstün kılmıştır. (Onlara) kendinden dereceler, bağışlanma ve rahmet (vermiştir.) Allah, bağışlayandır, esir geyendir.”[3]

“Mü’minlerin tümünün savaşa çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup savaşa çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarıp-korkutmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.”[4]

Dr. Ahmed Ğalluş der ki: Şeyh Ali Mahfuz şöyle söyledi: “Hastalıklar bir bedene bulaştığında, o bedenin güzellik ve parlaklığını yok eder. Hatta birçok kez, hastalık kronik ve ağır bir hal almadan gerekli ilaçlar kullanılmadığında bedenlerin ölümüne neden olur. Kalpler de aynen böyledir. Manevî hastalıklar kalbin nurunu söndürür, hatta belki de ölü müne neden olur. Böylece ölü kalp sahibi, doğru yoldan uzaklaşır, sapkınlıklar içinde bocalar durur. Nefsin hoşlandığı zevklerin peşinden gider, Allah’ın emir ve yasaklarına aldırmadan, her türlü kötülüğü yapmaktan kaçınmaz.”

Kalplerin hastalanmasına ve ölümüne neden olan, işte bu tür sınır tanımayan davranışlar ve eylemlerdir. Bu hastalıkların temiz İslam’ın kurallarından başka ilacı ve çaresi yoktur. Bilimsel hutbe ve vaaz karışımlarından elde edilen bu ilaçlar ancak, manevî hastalıkları yok edebilir.[5]

İslam’a davet görevini yerine getirmenin önemi burada açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden fitne ve fesatla dolu bu dünyada yaşayan insanlar, sorumluluklarının bilincinde olan ve rollerinin önemini iyi kavramış samimi davetçilere ihtiyaç duymaktadır. Özellikle düşünce, ekonomi ve hatta askerî alanda batının kölesi durumuna gelmiş İslam dünyası böyle davetçilere daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

———-
Kaynak:
[1] “ed-Da’vetu ile’l-islah”, s. 9’dan naklen, Dr. Ahmed Ğalluş, “ed-Da’vetu’l-islamiyye”, s. 231.
[2] Bakara, 218.
[3] Nisa, 95-96.
[4] Tevbe, 122.
[5] “Hidayetu’l-mürşidin”, s. 69-70’den naklen, a.g.e., s. 232.

Written by mehmet selim polat

Eylül 13, 2009 at 8:16 pm

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

ALLAH (C.C.)’A İMAN

yorum ekle »

ALLAH’IN VARLIĞI VE BİRLİĞİ
İmanın altı şartından birincisi Allah’a inanmaktır. Akıl sahibi olan ve erginlik çağına gelen her insanın ilk ve en önemli görevi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır.

Çevremize baktığımız zaman, hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığını görürüz. Güzel bir sanat eseri, bunu yapan bir sanatkârın varlığını gösterir. Meselâ; kullandığımız saati yapan bir sanatkâr, odamızın duvarlarını süsleyen sanat eseri tabloları çizen bir ressam, oturduğumuz binayı yapan bir usta yok mudur? Şüphesiz ki vardır.

Öyle ise; çok ince bir plânâ göre kurulan ve mükemmel bir düzen içinde işleyen Kâinatı ve en güzel sanat eseri olan insanı da bir yaratan vardır. İşte bu yaratıcı, sonsuz güç ve kudret sahibi olan “Allat”tır. Kâinat, Allah’ın varlığını; kâinatta görülen ahenk ve mükemmel düzen de Allah’ın birliğini göstermektedir.
İlk görevimiz, bizi yaratan ve yaşatan Allah’a inanmak, O’na gönülden bağlanmaktır. Allah’a doğru olarak inanmak ve yüce Varlığını iyi tanıyabilmek için Allah’ın sıfatlarını öğrenmemiz gerekir.
ALLAH’IN SIFATLARI
Allah’ın 14 sıfatı vardır. Bunlardan altı tanesine “zatî” sıfatlar, sekiz tanesine de “sübûtî” sıfatlar denir.
Zâtî Sıfatlar:
1) Vücud: Var olmak. Allah vardır, yokluğu düşünülemez.
2) Kıdem: Allah’ın varlığının başlangıcı yoktur. Allah sonradan meydana gelmiş bir varlık değildir, hiçbir şey yok iken O yine vardı.
3) Beka: Allah’ın varlığının sonu yoktur. Herşey yok olduktan sonra Allah’ın varlığı yine devam edecektir.
4) Vahdaniyet: Allah’ın bir olması demektir. Allah birdir, eşi, benzeri ve ortağı yoktur.
5) Muhalefetün Li’l-havadis: Sonradan olan şeylere benzememek. Allah, yaratıklarından hiçbirine benzemez.
6) Kıyam Binefsihi: Allah’ın varlığı kendindendir, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, herşey O’na muhtaçtır.
Sübûtî Sıfatlar:
1) Hayat: Diri olmak. Allah devamlı olarak diridir.
2) İlim: Bilmek. Allah geçmişi, geleceği, gizli ve açık herşeyi bilir. Kalplerden geçenleri de bilir.
3) Sem’i: İşitmek. Allah herşeyi işitir.
4) Basar: Görmek. Allah herşeyi görür.
5) İrade: Dilemek. Allah diler, dilediğini yapar.
6) Kudret: Gücü yetmek. Allah sonsuz kudret sahibidir, herşeye gücü yeter.
7) Kelâm: Söylemek. Allah söz sahibidir, sözünü peygamberlerine duyurmuştur. Kur’an, Allah’ın sözüdür.
8) Tekvin: Yaratmak. Allah yaratıcıdır. Kâinattaki herşeyi yaratan O’dur. Var olmasını dilediği bir şey, “ol” deyince hemen oluverir. Var olan bir şeyi de dilediği zaman yok eder.
Müslüman Allah’a Şöyle İnanır:
- Allah vardır ve birdir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah yaratıklardan hiç birine benzemez. Allah’ın varlığı kendindendir. Hiç bir şeye muhtaç değildir. Bütün varlıklar O’na muhtaçtır.
- Allah daima diridir. Allah, her şeyi bilir, her şeyi işitir ve her şeyi görür.
- Allah diler, dilediğini yapar, O’nun işine kimse karışamaz.
- Allah, sonsuz kudret ve kuvvet sahibidir, her şeye gücü yeter.
- Allah, yaratıcıdır; Dilediğini yoktan var eder, dilediğini yok eder. Kâinatta her ne varsa hep O’nun yaratması iledir. Yarattığı her şeyde bir hikmet vardır.
- Allah’ın sözü vardır, peygamberlerine sözünü duyurmuş, emirlerini bildirmiştir. Dinimizin yüce kitabı Kur’an-ı Kerim, Allah’ın sözüdür.
Allah’a böyle doğru olarak inanan insan, varlıklar arasındaki şerefli yerini almış, gerçek değerini kazanmış olur. Bu inanç, insanın kalbini her türlü kötü düşüncelerden temizler, iyi düşünce ve güzel huylarla süsler.
İnsan, hiç kimsenin görmediği bir yerde olsa bile ahlâk ölçülerine uymayan davranışlarda bulunmaz. Çünkü, Allah’ın her şeyi gördüğüne ve bildiğine inanır. Allah’a iman, her türlü iyiliğin kaynağıdır.
ALLAH SEVGİSİ
Allah, bize görmek için gözler, işitmek için kulaklar, konuşan dil, çeşitli işler yapabilen eller ve yürüyen ayaklar vermiş; vücudumuzu akıl ve zekâ ile donatarak bizi varlıklar arasında çok üstün bir durumda yaratmıştır.
Sağlık ve mutluluk içinde yaşayabilmemiz için yeryüzünü çeşitli nimetlerle donatmış, teneffüs ettiğimiz havadan içtiğimiz suya kadar her türlü ihtiyacımız karşılanmıştır. Kısa bir süre havasız kalan, soluk alıp veremeyen insan yaşayamaz, hayatını kaybeder. Her an muhtaç olduğumuz bu nimeti düşünürsek Allah’ın bize olan iyiliklerinin ne kadar çok olduğunu anlarız.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Allah’ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz.” (İbrahim sûresi, 34)
İnsan, kendisine iyilik edenleri sever. Öyle ise, en çok sevmemiz gereken varlık, Allah’tır. Çünkü O’nun bize olan iyilikleri sayılamayacak kadar çoktur. Biz de Allah’ımızı çok sevmeliyiz. Sevgi, sadece sözle olmaz. İnsan, sevdiğine saygı gösterir, sevdiğinin hoşlanmayacağı bir şeyi yapmaz. Allah sevgisi, O’nun mübarek adını saygı ile anmak, bize emrettiği ibadet görevlerini seve seve yapmak ve yasak ettiği şeylerden sakınmakla olur.
Eğer böyle yapar, O’nu sevdiğimizi gerçekten ispat edersek, Allah da bizi sevecek ve dünyadaki nimetlerden çok daha fazlasını bize ahirette verecektir.
Bir insan için en büyük mutluluk, Allah’ın sevdiği kişilerden olmaktır.

Written by mehmet selim polat

Eylül 11, 2009 at 5:01 pm

Din, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

İMAN İLE AMEL ARASINDAKİ MÜNASEBET

yorum ekle »

Bir müslüman, dinin hükümlerini inkâr etmedikçe ve kalbinde iman bulunduğu sürece ibadet yapmasa bile dinden çıkmaz, kafir olmaz, yine müslümandır. Ancak, Allah’ın emri olan ibadet görevlerini yerine getirmediği için günâh işlemiş ve cezayı hak etmiş olur.
İbadetler, imanın olgunlaşmasını ye güçlenmesini sağlar. Ahirette cezadan kurtulmamıza ve cennet nimetlerine kavuşmamıza vesile olur. Sade bir imanla yetinip ibadetleri terketmek imanın zayıflamasına ve iman nurunun sönmesine sebep olur.
Bunu bir misâl ile açıklayalım:
İman, açıkta yanan bir lambaya benzer. Lambanın sönmemesi için cam fanus ile korunması gerekir. Eğer bu şekilde korunmaz, açıkta yanmaya devam ederse hafif bir rüzgârın etkisi ile sönebilir. İman da, kalbimizde yanan bir ışıktır. Koruyucusu ibadetlerdir. Namaz, oruç ve diğer ibadetleri yapmakla hem Allah’a karşı borçlu olduğumuz görevleri yerine getirmiş, hem de imanımızı korumuş oluruz.

İbadetler yapılmadığı takdirde, iman ışığı açıkta yanan lamba gibi korumasız kalır. Günün birinde sönebilir, imanın yok olması, müslümanın en kıymetli varlığı olan cennetin anahtarını kaybetmesi demektir. Bu sebeple ibadetlerin, imanımızın korunmasında ve cennette sonsuz hayata kavuşmamızda çok önemli yeri vardır.

İbadet ve salih amel (iyi ve güzel işler), sahibinin imanını olgunlaştırır. Allah Teâlâ’nın vadettiği ve Resulullah (s.a.s)’ın müjdelediği ebedî nimetleri ve rıza-i ilâhîyi kazandırır. O halde, kalbde bulunan iman nurunu parlatmak ve kuvvetlendirerek onu kemale erdirmek için Allah’a ibadet etmek, iyi ve salih ameller yapmak gerekir. Çünkü eseri dış hayatta ve toplumda görülmeyen bir iman, meyve vermeyen bir ağaç gibidir.

Dinin de, dinin temeli olan imanın da bir hedefi ve bir gayesi vardır. Bu hedef, güzel ahlâk, insanlara faydalı olmak ve Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah Teâlâ’nın rızası ise, yalnız -bir kalp ve vicdan işi olan- iman ile değil; o imanın meyvesi olan ibadetle, salih amellerle ve güzel ahlâk sahibi olmakla, yani inanılan şeylerin icabını bilfiil yapmakla elde edilir.

Written by mehmet selim polat

Eylül 11, 2009 at 4:54 pm

Din kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Avrupa Birliğine Giremeyiz

yorum ekle »

Yahudi ve Hıristiyanlar

Allah ve Ahirete inanan,Müslümanım diyen her kim olursa olsun,Böyle açık ifede eden Allahın emir ve yasaklarına uyarak,Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmez.ABD ve AB ye girmekten vaz geçer,Haççolara yalvarmaz,onları kendisine yalvartır ve şrtlarını belirtir.Allah islah etsin,Allah hidayet nasip etsin.

(MÂİDE suresi 51. ayet)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.

(BAKARA suresi 120. ayet)

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

Written by mehmet selim polat

Eylül 6, 2009 at 1:47 am

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with