TERK EDİLEN İSLÂM-2
En Doğal Hak,Yaşama Hakkıdır
Din,Devlet,Millet,Bayrak Bütünlüğü.
Allah Nezdinde Hak Din,İslâmdır.
(ÂLİ IMRÂN suresi 19. ayet)
إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.
(TEVBE suresi 29. ayet)
قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ
Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.
(TEVBE suresi 33. ayet)
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.
(İBRÂHİM suresi 10. ayet)
قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَـمًّى قَالُواْ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُنَا تُرِيدُونَ أَن تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَآؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Halbuki O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak için sizi(hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!.
(FETİH suresi 28. ayet)
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا
Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.
(MÂİDE suresi 51. ayet)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.
(MÂİDE suresi 33. ayet)
إِنَّمَا جَزَاء الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُواْ أَوْ يُصَلَّبُواْ أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلافٍ أَوْ يُنفَوْاْ مِنَ الأَرْضِ ذَلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.
(MÂİDE suresi 82. ayet)
لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواْ وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَّوَدَّةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ قَالُوَاْ إِنَّا نَصَارَى ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا وَأَنَّهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ
İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da “Biz hıristiyanlarız” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.
(BAKARA suresi 120. ayet)
وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
“Allah’tan başkasına yemin eden, şüphesiz apaçık bir şirk koşmuştur. (Hadis-i Şerif)
(Tirmizi)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَـذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
(TEVBE suresi 28. ayet) Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.
(KÂFİRÛN suresi 1.2.3.4.5. ayet)
Ey Muhammed! De ki:
”1″Ey kafirler!.”Ben sizin taptıklarınıza tapmam.
“2″Benim taptığıma da sizler tapmazsınız.
“3″Ben de sizin taptığınıza tapacak dağilim.
“4″Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz.
“5″Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”
“Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın ki, din ve devlet ikiz kardeştirler. Biri olmadan diğeri ayakta duramaz. Çünkü din devletin temeli ve orta direğidir. Dahası, bir devlet dini koruduktan sonra ancak devlet olur. Devlet için nasıl bir temel atıcı lazımsa, din için de bir koruyucu gerekir. Çünkü koruyucusu olmayan şey zayi olur, temeli olmayan şeyse yıkılır.”
mehmet selim polat
Hadis-i Şerif Logatı Burayı Tıkla
MEDYANIN PİSLİKLERİ
VAHHABİLİK
YEŞİM BENER
Türkan Saylan’ın cenazesinde yaptığı konuşma ile gündeme gelen emekli Müftü İhsan Özkes’in, Saylan’ın cenaze namazını kıldırması için vasiyet ettiği kişi olduğu ortaya çıktı. Saylan için Teşvikiye Camiinde kılınan cenaze namazında Özkes’in yaptığı konuşma törene damgasını vurmuştu. Bazı çevrelerce ‘çağdaş imam’ şeklinde lanse edilen Özkes’in, Türkan Saylan’ın “Benim cenaze namazımı o kıldırsın” diye vasiyet edilen kişi olduğu ortaya çıktı. Emekli Müftü İhsan Özkes, ayrıca 1999 yılında DSP’den Üsküdar Belediye Başkan adayı, 2002 seçimlerinde ise CHP’den milletvekili aday adayı olmuştu. Özkes, CHP tercihini, “Laikliğin güvencesi olan, din istismarının ve dinin siyasallaşmasının yanlışlığını vurgulayan bir parti olduğu için CHP’yi tercih ettim” şeklinde açıklamıştı.
21.05.2009
mehmet selim polat -
MÜFTÜ OLMAK ZOR DEĞİLDİR,MÜSLÜMANLIĞINA BAKMAK LAZIM.
Herkes müftü olabilir,bu yönetime göre,düz liseyi bitiren bir hıristiyan dahi,biraz bilgi ve beceri neticesinde,imtihanı kazanır, iki yıl ilahiyat fakultesinde okuyan bir kişi müftü olup,ÇYDD derneğinede üye olabilir,DSP veya CHP partilerinden adayda olabilir.Bu İslamı yansıtmaz.
http://sites.google.com/site/hanifcilikdindegildir/o-imam-saylan-in-vasiyeti
14 Mayıs 2008 06:51
Bizler, Sequela’yı “Mesut Yılmaz’ın reklamcısı” olarak tanımıştık… Ama, en çok da; “Sakın anneme reklamcı olduğumu söylemeyin… O, beni genelevde kemancı sanıyor” sözüyle…
HASAN KARAKAYA’nın yazısı…
İsimleri yerli, cisimleri yabancı ünlüler!
Hani, bir zamanlar Sequela adlı bir “reklamcı” vardı…
Bizler, Sequela’yı “Mesut Yılmaz’ın reklamcısı” olarak tanımıştık… Ama, en çok da; “Sakın anneme reklamcı olduğumu söylemeyin… O, beni genelevde kemancı sanıyor” sözüyle tanımıştık… Sizin anlayacağınız; annesinin “genelevde kemancı” zannettiği Sequela, aslında bir “reklamcı”ydı ama, annesi bunu bilmiyordu…
Aslına bakarsanız; Kamuoyunda “Türk milleti”nden olarak tanınan birçok kişinin de, “Sequela’nın annesi”nden pek farkı yok… Çünkü, “Türk” zannettiklerimizin çoğu ya Ermeni, ya Rum, ya da Yunan… Ama, ortak noktaları “Hıristiyan” oluşları!..
Yücel Aşkın’ın, üniversite bahçesine “Kuş” kılıfı altında “Haç’lı heykeller” diktiğini biliyorsunuz…
ORTAK ÖZELLİKLERİ “YABANCI”LIKLARI!
Yargılandığı “Tarihi eser kaçakçılığı” davası sürecinde incelenen 1019 eserden oluşan koleksiyonunun önemli bir bölümünü “Hıristiyanlığın sembolü Haç”ların oluşturduğu belirlenmişti.
Hakkındaki usûlsüzlük iddialarıyla ilgili savunmasında da mütedeyyin çevrelere saldıran Aşkın, “Radikal İslâm’ın kalesi olmuş bir üniversitede görev yapıyoruz. Biz geldikten sonra bazı değişimler yaşandı. Bundan rahatsız olanlar var” ifadelerini kullanmıştı.
Üniversitenin İlahiyat Fakültesi’ni de kapatan Rektör Aşkın’ın, Ermeni asıllı Agop Vartovyan’ın torunu olduğu herkes tarafından biliniyor.
AK Parti iktidarının hazırladığı YÖK Yasa Tasarısı’na karşı çıkarak, büyük bir provokasyona soyunan ve “Gerekirse yeni Kubilaylar oluruz” ifadelerini kullanan Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Emin Alıcı da, son olarak İslâmiyet’i geri kalmışlığın sebebi şeklinde göstererek, “1450′li yıllarda matbaa bulundu ve hızla Avrupa’da yayıldı. Biz, 250 yıl sonra matbaayı kullanabildik. Matbaayı Müslüman olmayan halk kullandı. Keşke o zamanlar Anadolu Müslüman olmasaydı..” deme cür’etini göstermişti… Emin Alıcı’nın nüfus cüzdanının din hanesinde ise “Hıristiyan” yazdığını bilmeyen yok!
Emin Alıcı’nın dedelerinden birinin adı Artin, diğeri ise Ohanis.
Şimdi de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Başkanı ve YÖK üyesi Türkan Saylan’dan söz edelim…
Saylan’ın, eğitimin bütün kesimlerinin temsil edildiği 17. Milli Eğitim Şûrası’ndan oylama sonucunda 4′e karşı 66 oyla “Katsayı adaletsizliğine son verilsin” yönünde karar çıkması karşısındaki tavrı, hâlâ hatırlarda…
İçine sindiremediği “Herkes üniversiteye eşit şartlarda girsin” kararını “hazırlanmış bir oylama” şeklinde değerlendiren Türkan Saylan’ın da Hıristiyan kökenli olduğu biliniyor…
Türkan Saylan’ın Nüfus Kayıt Örneği’nde annesinin asıl isminin Lilimina Raiman olduğu görülüyor. Aynı zamanda YÖK üyeliği de yapmış olan Türkan Saylan’ın 1924 İngiltere doğumlu olan annesi Lilimina Raiman, 1936 yılında Leyla ismini almış.
İstanbul ili Eminönü ilçesine kayıtlı Türkan Saylan’ın anne tarafından dedesinin ismi Raber Ragman, anneannesinin ismi ise Minaverlig.
Türkan Saylan’ın annesi Leyla Hanım’ın din hanesinde “Katolik Hıristiyan” yazıyor.
BÜTÜN BUNLAR TESADÜF(!) MÜ?
Oldu olacak, “sondan bir önceki” haberi de aktarayım:
“TMSF’nin el koyduğu İktisat Bankası’nın eski sahibi Erol Aksoy’un 86 yaşında ölen annesi Stavrinia Melek Aksoy, Rum Kilisesi’ndeki cenaze töreninin ardından son yolculuğuna uğurlandı. Stavrinia Melek Aksoy için Arnavutköy Taksiarhis Rum Kilisesi’nde, 7 Mayıs günü cenaze töreni düzenlendi. Törenden önce matem için çanlar çalındı.
Çok sayıda ünlü ismin yer aldığı “kilisedeki ayin”de, Aksoy Ailesi’nin büyük üzüntü yaşadığı görüldü.
Kiliseye gönderilen çok sayıda çelenk dikkat çekti. Stavrinia Melek Aksoy’un naaşı, kilisedeki cenaze töreninin ardından Arnavutköy Rum Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Açık söyleyeyim; bu haberi okuduğumda çok şaşırmıştım… Çünkü ben; Erol Aksoy’un annesinin “Rum ve Hıristiyan”, babasının ise “Müslüman” olduğunu bilmiyordum… “Adına” bakıp, onun “öz be öz Türk” olduğunu sanıyordum!..
Gelin, görün ki;
“Sequela’nın annesi”nin; oğlunu “genelevde kemancı” zannetmesi gibi; ben de ilk zamanlar Yücel Aşkın’dan Emin Alıcı’ya, Türkan Saylan’dan Erol Aksoy’a kadar, bütün “ünlü isimler”in “ad”larına bakıyor ve onların “Türk” olduğunu zannediyordum!..
Meğer, onların hepsinin isimleri “yerli” ama, cisimlerinde “yabancı”lık varmış!..
“Yabancı”lıkları sadece “cisim”leriyle sınırlı kalsa, yine iyi… Ama, “eylem” ve “söylem”leri de hep “Türkiye aleyhine”ydi!..
Diğerlerinin neler söyleyip, neler yaptıklarını yukarıda özetledik…
Erol Aksoy’un yaptıklarını da hatırlıyor olmalısınız… “Show TV” ve “Cine-5″te bir zamanlar yayınlanan “porno” derecesindeki “müstehcen film”ler ile “kırmızı noktalı film”lerin, bu milletin ahlâkında ne büyük “tahribat”lar yaptığını söylemeye bilmem gerek var mı?..
Söyleyin Allah aşkına;
Toplumun ahlâkının dejenere edilmesinde ve “milletin ruh kökü”ne yönelik saldırılarda “rol ve görev” alan insanların hemen hepsinin “Rum!.. Ermeni!.. İngiliz!..”, kısacası “Hıristiyan” olmaları bir “tesadüf”(!) müdür?..
Bu “yerli düşmanlığı”nın temelinde, onların birer “yabancı” olmalarının hiç mi rolü yoktur?..
KİM BU LEYLA GENCER?
Alın işte… Kartel televizyonları ve gazeteleri, şimdi de Leyla Gencer’le yatıp, Leyla Gencer’le kalkmaya başladı…
Habire onu pompalıyorlar!..
“Haber”lerde o!.. “Progam”larda o!..
Peki, kimdir bu Leyla Gencer?..
Buyrun, haberi okuyalım:
“Dünyaca ünlü Türk soprano Leyla Gencer, dün Milano’daki evinde solunum ve kalp yetmezliğinden öldü!.. Gencer için Pazar günü Milano’da La Scala Operası’nda ve Santa Babila Kilisesi’nde bir tören düzenlenecek… Sonra, vasiyeti gereği krematoryumda yakılacak olan Gencer’in külleri, İstanbul’a getirilerek yine vasiyeti üzerine Ortaköy’de bir törenle Boğaz’ın sularına dökülecek.”
Haberler böyle!..
Bilmem, hiç dikkatinizi çekiyor mu;
“Müslüman” birisi vefat ettiğinde, “bilinçli” bir şekilde onu “yok” sayan, cenaze törenlerine katılan onbinlerce insanı görmezden gelen kartel medyası; bir “Hıristiyan” veya “Yahudi” öldüğünde, öylesine sahip çıkıyor ki; sanki ölen kendi “anne-babaları”dır!..
Öylesine sahip çıkıyorlar ki;
Leyla Gencer, sanki dünyanın görüp-göreceği “ilk ve son soprano”dur!..
“Oysa” diyor Murat Bardakçı;
“Leyla Gencer, batının sanat çevrelerinde yer edinebilmiş nadir Türk vatandaşlarından ve 20. asır opera tarihinin başarılı olmuş sanatçılarındandır, bunda şüphe yok. Ama, birileri şimdilerde yaptıkları gibi Gencer’i “son diva” yahut “Maria Callas’ın rakibesi” diye nitelemeye başladılar mı, iş değişir ve başka bir hâl alır.”
(…)
Ve, işin açıkça söylemem gereken asıl önemli tarafı:
Bu isimlerin yanında bir “Leyla Gencer” maalesef yoktur! Leyla Gencer beğenilmiş ve takdir görmüş bir sanatçıdır; fakat adı bu sopranolarla bir arada anılmamıştır.”
Engin Ardıç ise, bambaşka bir “Leyla Gencer portresi” çiziyor ve diyor ki;
“Erkekçe söyleyeyim: Ben ki opera hastasıyım, bir kere bile dinleyemedim!..
Leyla Gencer’den söz ediyorum tabiî… La Diva…
Ya da, “Cenker”… Gencer derseniz kimse tanımaz, İtalyanca okunduğu gibi söyleyeceksiniz.
Genco’yu da “Cenko” okurlar ya…
Soruyorum: Atıp tutanlar, ahkâm kesenler, hanginiz bir tek arya dinlediniz ondan?..
Parlak devri ellili yıllardı, hayatta mıydınız o dönemde, yoksa operadan anlayacak yaşta mı?..
Yirmi sekiz senedir sahneye çıkmıyordu, yirmi dokuz sene evveline kadar La Scala’ya mı takılıyordunuz gidip gidip?
Ya plakları, diyeceksiniz…
Uzun süre plak yapmadı ki!..
Türkiye’yi unutun, Leyla Gencer’in ülkesinde Leyla Gencer’den üç dakikalık “single” bile bulamazsınız.
Ama sallamaya gelince, iş kolaydır: “Maria Callas’ın en büyük rakibesiymiş”…
Hayır, o Renata Tebaldi’ydi… Leyla Hanım’ın asıl iyi bir “Donizetti yorumcusu” olduğu söylenir, işe bakın, benim de en sevmediğim operacıdır Donizetti.
“Donizetti rönesansı” dedikleri de, adamın en hurda, en kıyıda köşede kalmış, en kötü operalarına çok az kişi tarafından “entellik ayağından” ilgi gösterilmesinden ibarettir.
Fazıl Say gibi ağlayıp zırlayacağına “vakitlice” Türkiye’yi terk etmiş, bununla da akıllılık etmişti. Çünkü buraya sekiz numara büyük gelecekti.
Polonezköylü olduğunu, Minakowski ailesinden geldiğini de biliyor muydunuz? Burada kalıp ne yapacaktı? Üçüncü derecenin ikinci kademesinden emekli olmak için mi kalacaktı burada?
“Anadolu’daki köklerini unutmamış”…
Yok yahu, hangi kökü vardı Anadolu’da?
Yoksa “armonize edilmiş” türkü mü söylüyordu Milano’da?..”
İSİMLERİ YERLİ, KENDİLERİ YABANCI
Bu konuları bilmediğimiz için, “bilenler”in yazılarından aktarma yaptım ki; Leyla Gencer’i daha iyi tanıyasınız…
Gördüğünüz gibi, “Türkiye’ye her şeyiyle yabancı” bir kadın… “Din”iyle yabancı, “kültür”üyle yabancı, “müziği”yle yabancı!..
Hatta, “ölü”süyle bile yabancı!..
Evet, “yakılacak” kadar yabancı!..
Gelin, görün ki;
“Hocaların hocası bir Müslüman” öldüğünde umursamayan ve “tek sütuna bir haber” bile vermeyen kartel medyası; isimleri “Türk” ama, cisimleri “Hıristiyan/Yahudi” olan “yabancı”ları öve öve bitiremiyor!..
Öyle allayıp-pullayıp sunuyorlar ki;
“Vay beee” diyor insan,
“Ne büyük insanmış da, hiç haberimiz yokmuş!”
Ama, olmuyor işte… “Ölüm”leri ile, “ne” olduklarından haberimiz oluyor!.. Kiminin “Ermeni”, kiminin “Rum”, kiminin “İngiliz” olduğunu öğreniyoruz!..
Ama onların çoğu, “yaşadıkları” sürece kendilerini gizlediler!.. Sanki, “Reklâmcı Sequela’nın gizlediği” gibi gizlediler!..
“Sakın Türk Milleti’ne Hıristiyan olduğumuzu söylemeyin!.. Onlar bizi öz be öz Türk sanıyor!”
Hee… Gerçekten de öyle sanıyorduk!..
Öyle sanıyor ve “Bir Türk; Türk’ün inanç ve değerlerine bu kadar nasıl saldırır?” diye meraklanıyorduk!..
İşte şimdi meraktan kurtulduk;
Meğer onlar “yerli” görünümlü “yabancı”ymış!..
www.bizkaclirayiz.com.tr
İtiraf etmek gerekir ki; Tuncayım Özkanım’la ilgili en güzel başlığı, dünkü Radikal gazetesi atmış… Tuncayım Özkanım’la, çok güzel kafa bulup, gırgırlarını geçmişler!..
Evet, “www.bizkaclirayiz.com.tr” başlığı
Tuncayım Özkanım’ın kafa yapısını çok iyi ortaya koyuyor… Biliyorsunuz, “AK Parti aleyhtarı” yayınları, “bizkackisiyiz.com” gibi “ulusalcı” kampanyaları ve “miting” organizeleriyle tanınan, bu haliyle de bir “ideoloji adamı” ve “vatansever” görüntüsü veren Tuncayım Özkanım’ın, aslında nasıl bir “parasever” olduğu çıktı ortaya!..
Herhalde duydunuz… Tuncayım Özkanım’ın başında bulunduğu Ulusalcı Kanaltürk, Bugün gazetesinin sahibi Akın İpek’e satılmış… Demek oluyor ki; Kanaltürk’ün izleyicileri “az” kişiymiş ve değirmeni döndürememişler!
Tuncayım Özkanım da, kanalı satmış… Artık, “Biz kaç kişiyiz” diyemeyecek… “Kaç lira” olduklarını söyleyecek… “Herkesin bir fiyatı vardır” derlerdi de inanmazdım.
Şükür ve hamdın gerekliliği
Cebriyeye yatkın Cehmiye ekolü, Allah’ın adaletini de hikmetini de vurgulamadığı gibi, uluhiyetinin tekliğini de vurgulamaz. Sadece Rububiyetinin tekliğini vurgulamaya önem verir.
Mutezile ise, uluhiyetinin tekliğini de, adaletini de, izzetini de, hikmetini de önplana çıkarmaz vurgulamaz. Eğer bir Mutezili, Allah açısından bir tür hikmet öngördüğünden söz etse, bu, başkasına dönük olmak anlamında bir hikmettir. Ki bu itibarla da hikmet sayılmaz. Çünkü kendisiyle irtibatlı bir şeyden dolayı değil de başkasına dönük olan bir şeyden dolayı herhangi bir fiili işleyen kimse, akıl sahiplerinin nazarında hikmet sahibi değil, ne yaptığını bilmeyen zihni karışık kimsedir.
Hamd, ancak bir nimetten dolayı olabildiğine göre, hamd’ın şükrün başı olduğu da ortaya çıkmış oluyor. Yani, hamd, şükrün evvelidir, bir nimetten ve hikmetten dolayı olsa da…
Şu halde ameli şükür; Allah’ın verdiği nimetlerin karşılığıdır.
Aynı zamanda hikmetini de içeren uluhiyetinin karşılığı olan bir ibadettir.
Böylece saydığımız olguların tümünün şükür kavramının kapsamında olduğu ortaya çıkıyor.
Bu nedenle Kur
’an şükür meselesi üzerinde önemle durur. Ama şükrün bir türü olduğu için hamd olgusunu yalnız başına önplana çıkardığını görmüyoruz. Şükür demek olan hamd görevinin her hitabın başında tevhid ilkesiyle birlikte vurgulanması bir gelenektir.
Örneğin Fatiha suresinde tevhid ilkesiyle birlikte şükür yükümlülüğü de eda edilir. Dini hitaplar kapsamında şükür ve tevhid olgularının yer almadığı bir konuşma düşünülemez.
Kalıcı iyilikler (Bakiyat-ı Salihat) iki kısma ayrılırlar:
Buna göre:
“Subhanallah ve bi hamdih” (Allah’ı hamd ile tenzih ederim) sözü, şükür, tenzih ve ta’zim anlamlarını içeriyor.
“La ilahe illallah vellahu ekber” (Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur ve Allah en büyüktür) sözü de tevhid ve tekbir anlamlarını içeriyor.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Dini O’na has kılarak Allah’a dua edin.” (Mü’min, 14)
“Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır.” (Fatiha, 2)
İnsanın, serbest seçimine dayalı işlerden dolayı hamd etmesi, söylendiği gibi bir azimet midir, yoksa genel midir? sorusuna gelince, bu mesele tartışmalıdır ve burası bu meseleyi irdelemenin yeri değildir.
Sahih bir hadiste, peygamberimizin (s.a.v.) rükudan kalkınca şöyle dediği belirtiliyor:
“Rabbimiz! Ve sana hamd olsun, gökler dolusu, dünya dolusu ve bundan sonra dilediğin her şey dolusu… Övgü ve ululamaya layıksın. Kulun dediğini en çok hakkedensin. Hepimiz senin kulunuz. Verdiğini hiç kimse engelleyemez. Vermediğini de hiç kimse veremez. Makam sahiplerinin makamları senin katında işlerine yaramaz.” (Müslim, es-Salah, 205)
Hadisin lafzı budur. Hadiste geçen “Ahakku” sözcüğü “hak” sözcüğünün ismi tafdil kalıbına uyarlanmış şeklidir. Bu ifadenin yorumu hususunda bir grub yanlış bir değerlendirme yapmıştır. Diyorlar ki: Bunun anlamı:
“Kulun dediği haktır” şeklindedir. Ama bu doğru değildir. Çünkü kul, hak söylediği gibi batıl da söyler. Bilakis rabbin söylediği haktır.
Nitekim bir ayette şöyle buyurmuştur:
“Doğrusu, ki doğruyu ben hep doğruyu söylerim… buyurdu.” (Sad, 84)
Hadiste geçen “Ahakku” kelimesi, mahzuf bir müptedanın haberidir. Yani:
Hamd, kulun söylediği en doğru sözdür. Burada, kulun söylemesini en çok hakkeden söz hamddir, anlamı kastediliyor. Bu yüzden her namazda hamdetme zorunluluğu getirilmiştir.
“Allah, salt şer olan şeyi yaratır” denilse, bu, kulların O’nu sevmelerini ve O’na hamdetmelerini gerektirmez; bilakis tersini gerektirir. Bu yüzden bu anlayışta olanların çoğu, nazım ve nesir türü yazılarında Allah’a yönelik yergi ve sövgü anlamına gelecek sözler sarfetmişlerdir. Bu anlayışa bağlı şeyhlerin ve alimlerin çoğu bu tür şeyler zikretmişlerdir. Şayet açıktan telafuz edemezlerse, kalpleri bu tür sözlerle doludur. Ama açıktan söylemenin bir yararının olmadığını düşünürler. Yahut müslümanlardan korkarlar. Bazı şeyhlerin şiirlerinde buna benzer sözlere rastlamak mümkündür. Hatta İblis ve tabilerinin Allah’a karşı ileri sürdükleri kanıtları pekiştirici argümanlar ortaya sürerler. Ama bütün bunlar yüce Allah’ın kendisiyle ilgili olarak zikrettiği vasıflara aykırıdır:
“Rabbin kullara zulmedici değildir.” (Fussilet, 46)
“Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler.” (Hud, 101)
Şu halde hadiste geçen “kulun söylediği en doğrudur…” sözü, Allah’a hamdetmesi kulun söylediği en doğru sözdür, anlamını ifade ediyor. Çünkü Allah ancak hayır yapar ve O… (Bu kısım orijinal metinde yoktur.)
İnsan kendi zatıyla ve doğası doğrultusunda hareket eder. Bu hareketin bazısının şer olarak görülmesi kaçınılmazdır. Ancak gerisinde eksiksiz bir hikmet ve dopdolu bir nimet vardır.
Bu noktada biri:
“Şu halde Allah, niçin insanı başka bir şekilde yaratmadı?” dese; ona şu karşılık verilir:
O zaman bu, insandan başka bir şey olurdu ve insanın yaratılmasıyla hasıl olan hikmet de gerçekleşmiş olmazdı.
Nitekim melekler de aslında bu soruyu sormuşlardı:
“Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? (…) Ben sizin bilmediğinizi bilirim.” (Bakara, 30)
Buna göre Allah, insanın bu şekliyle yaratılmasının gerisinde bir hikmet olduğunu biliyordu ki, meleklerin bundan haberleri yoktur. Melekler bilmedikten sonra, insanlar nasıl bilsinler! Ki insan nefsi de aşağıdaki ayetlerde vasfedildiği şekilde yaratılmıştır:
“Gerçekten insan, pek hırslı yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir.” (Mearic, 19-21)
“İnsan, aceleci yaratılmıştır.” (Enbiya, 37)
Buna göre insan, yaratılışının gerektirdiği özelliklere sahip olacak şekilde yaratılmıştır ki, bunun gerisinde büyük bir hikmet ve kapsamlı bir rahmet vardır. Bu, insanın yaratılışının gayesi açısından geçerli olan bir olgudur. Bununla beraber, insandan sadır olan şer Allah’a izafe edilemez.
İkinci yönse sebeple ilgilidir.
Çünkü şer, ancak ilim ve iradenin olmayışıyla vücud bulmuştur.
Ki ilim ve irade nefsi ıslah eder.
Çünkü nefis, Allah’ı bilip sevmeyi gerektiren bir fıtrata sahip olarak yaratılmıştır.
Bu arada, bu hedefe ulaşmasını kolaylaştıracak bilgi ve eylemler de kendisine gösterilmiştir. Bütün bunlar Allah’ın lütuf ve ihsanının göstergeleridir.
Öte yandan nefis, insan ve cin kökenli şeytanların süsledikleri kötülüklere de ram olma özelliğine sahiptir, bunlara eğilim göstermeye yatkındır. Bu kötülükler ise, kendisine faydalı olan unsurların yer almadığı birleşimlerden ibarettir. İşte bu temel olgu ve bu yokluk (yararlı şeylerin olmayışı) yüce Allah’a izafe edilemez. İnsanların yaratılışı için söylediklerimiz bu kötülükler için de geçerlidir. Yani, Allah onları bir hikmetten dolayı yaratmıştır. Nefsin ıslahını sağlayan şeyin olmayışı sebeplerden biri olduğuna, salt kötülük salt yokluk olduğuna ve yokluk da bir “şey” olmadığına, ayrıca Allah her şeyin yaratıcısı olduğuna göre, nefisten sadır olan kötülükler, iradenin hareket edişinin sonuçları olarak belirginleşirler.
Kul, Allah’ın, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu itiraf ettiğinde, şayet bu itirafı, Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu, O’nun eksiksiz kelimelerini ikrar etmek, O’na muhtaç olduğunu itiraf etmek, eğer kendisini hidayete erdirmezse sapık olacağını kabul etmek anlamında olursa, böylece Allah’ın izzetine ve hikmetine boyun eğerse, bu, mü’minin halidir.
Ama bu itirafı, kaderin arkasına sığınıp onun bağlayıcılığını ve zorlayıcılığını gerekçe olarak ileri sürmek şeklinde olursa, bu, öncekinden çok daha büyük bir günahtır ve bu şeytanın takipçilerinin tutumudur.
İslamî Ahlak ve Ahlaksızlığın Sebepleri:
Türkiyede,maddi kirizden ziyade,Ahlaksızlık ve işsizlik kırizi vardır.
Bu bölümdeki üç hadis-i şeriften birbirine benzemeye çalışan erkek ve kadınlara Rasulullah’ın lanet ettiğini, kılık kıyafetle cehennemlik oldukları belirtilen insan çeşitlerini öğreneceğiz. [1]
. İbni Abbas radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti.
Buhârî’nin bir başka rivayetinde de[2] “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti” denilmektedir.[3]
Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.[4]
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.”[5]
* Çağdaşlık ve modernlik sanılan çağımızın hastalıkları cümlesinden olan moda evleri ve yaptığı işlevler, mankenler ve görevleri, TV kanalları ve sergilenen ahlaksızlıklar, renkli basın ve kepazelikleri, kum torbası misali giyinme şekilleri ve vücud çorabı giyercesine giyinmiş fakat çıplak görünümlü kadınların sokaklara döküldüğü şu günümüzdeki durumlara 14 asır önce Rasûlullah’ın dilinden lanet edildiğini görüyoruz. Yine zamanımızda yeryüzünün değişik dilimlerinde özel ceza timleri ve işkence vasıtalarıyla insanlara yapılan zulüm ve işkenceler de gözlerimizin önündedir. Ayrıca saçlarını deve hörgücü misali yaptıran kimseler sokakları doldurmuş vaziyettedir ki değil cennet kokusunu bile duyamayacakları bildirilmektedir. [6]
[1] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 480.
[2] Libâs 61.
[3] Buhârî, Libâs 62. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbni Mâce, Nikâh 22.
[4] Ebû Dâvûd, Libas 28. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 325.
[5] Müslim, Cennet 52.
[6] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 480.
İlk ezan 622 yılında okundu. Ezan’dan önce müslümanları namaza çağırmak için çeşitli yöntemler kullanılmaktaydı. Sabit bir yöntemde karar vermek üzere Muhammed‘in de katıldığı istişare toplantılarında ortak bir karara varılmamış olup daha sonraları sahabeden bazı kimselerin (Abdullah bin Zeyd) gördükleri rüyalar sonuncunda mevcut ezan kullanılmaya başlanmıştır. Muhammed’in emriyle ilk ezan Bilal-i Habeşi tarafından okunmuştur.
Ezan ile ilgili Kuran-ı Kerim‘in Maide ve Cuma surelerinde çeşitli ayetler mevcuttur.
| Rekat | Arapça | Okunuş |
|---|---|---|
| 4x | الله اكبر | Allahu Ekber |
| 2x | اشهد ان لا اله الا الله | Eşhedü enla ilahe illallah |
| 2x | اشهد ان محمدا رسول الله | Eşhedü enne Muhammeden resulullah |
| 2x | حي على الصلاة | Hayya ale’salah |
| 2x | حي على الفلاح | Hayya alel-felah |
| 2x | الصلاة خير من النوم | As-salatu hayrun mine’n nevm |
| 2x | الله اكبر | Allahu Ekber |
| 1x | لا اله الا الله | La ilahe illallah |
Şiilikte Ezan:
| Rekat | Arapça | Okunuşu |
|---|---|---|
| 4x | الله اكبر | Allahu Ekber |
| 2x | اشهد ان لا اله الا الله | Eşhedü enla ilahe illallah |
| 2x | اشهد ان محمدا رسول الله | Eşhedü enne Muhammeden resulullah |
| 2x | اشهد ان علی ان ولی الله | Eşhedü enne Aliyyen veliyullah * |
| 2x | حي على الصلاة | Hayya ale’salah |
| 2x | حي على الفلاح | Hayya alel-felah |
| 2x | حي علی خير العمل | Hayya ala hayri’l-amel |
| 2x | الله اكبر | Allahu Ekber |
| 2x | لا اله الا الله | La ilahe illallah |
“Ben tanıklık ederim ki Ali Allah’ın velisidir” sözü şii ezanına da dahil değildir. Ezan şartı niyetiyle okunursa ezan batıl kabul edilir. Ancak Ali’ye saygı ve sevginin ifadesi olarak okunmasında sakınca görülmez.
| Rekat | Arapça | Okunuş | Türkçe |
|---|---|---|---|
| 4x | الله اكبر | Allahu Ekber | Tanrı uludur |
| 2x | اشهد ان لا اله الا الله | Eşhedü enla ilahe illallah | Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrıdan başka yoktur tapacak |
| 2x | اشهد ان محمدا رسول الله | Eşhedü enne Muhammeden resulullah | Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrının elçisidir Muhammed |
| 2x | حي على الصلاة | Hayya ale’salah | Haydi namaza |
| 2x | حي على الفلاح | Hayya alel-felah | Haydi felaha (Bunu neden Türkçeleştirmediker?)Felah kelimesinin Manası=Kurtuluşa Gelin.Halk anlamasın,Laik-Demokratik’den başka kurtuluşun varlığına inanmamak için değilmi?. |
| 2x | الصلاة خير من النوم | As-salatu hayrun mine’n nevm | Namaz uykudan hayırlıdır |
| 2x | الله اكبر | Allahu Ekber | Tanrı uludur |
| 1x | لا اله الا الله | La ilahe illallah | Tanrıdan başka yoktur tapacak. |
| Lahey Adalet Divanı (Şeytan Divanı) |
| Kardeşim Uyan Seni Zalimler Yönetmektedir. |
| En büyük Düşman Yahudi ve Hıristiyanlardır. |
|
Birleşmiş Milletler’in 94. maddesi şöyledir:
Birleşmiş Milletlerin hukuk mahkemesi olan uluslarası adalet divanı, çıkacak karara önceden uymayı kabul eden ülkelerin getirdiği davalara bakar. Divan, her biri değişik ülkelerden gelen ve dokuz yıl süreyle görev yapan on beş yargıçtan oluşur. Bu mahkemeye gelen bütün ihtilaflar, oturuma katılmış yargıçların oy çokluğuyla karara bağlanır. Divan en az dokuz yargıcın katılmasıyla toplanır. Yargıçlar, Lahey dışında başka bir yerde de toplanabilirler.
Lahey Adalet Divanı’na, küfür mahkemesi ismi verilmesi aslında daha uygundur. Bu mahkeme; Hollanda’ da bulunan Lahey şehrindedir. Devletler arasındaki ihtilaflar bu mahkemede, İslam’a zıd olan kanunlara göre çözülür. Birleşmiş Milletlere üye devletlerin bu mahkemenin hükümlerini kabul etme, bu hükümlere saygı gösterme ve ona muhakeme olma zorunluluğu vardır.
|
|
Birleşmiş Milletler,Hıristiyan Topluluğudur. |
|
Madde 93 şöyledir:
Birleşmiş Milletlere bağlı olan her devletin, ihtilaflı herhangi bir meselede, temel nizamına üye olduğu Lahey adalet divanının hükmünü kabul edeceğine dair söz vermesi gerekir.
|
|
Zalimin Dediği Dedik,Çaldığı Düdüktür. |
|
“Mahkemenin verdiği hüküm kesindir. Kimsenin temyiz hakkı yoktur.”
Birleşmiş Milletler’e üye olan her devlet, üye olduğu için aynı zamanda Lahey adalet mahkemesinin temel nizamına da bir üyedir.
Bu mahkemede verilen hükümler, kafir teşricilerin (kanun koyucuların) çoğunun heva ve hevesine göre verilir. Daha açık bir deyişle, bu mahkemede tayin edilen hakimlerden çoğu bir meselede hangi hükmü vermişlerse o hüküm kabul edilir ve uygulamaya sokulur. Bu konuda hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur. Çünkü bu mahkemenin 60. maddesinde şöyle geçer:
|
|
Allah’dan başka hakim tanıyan,Irak ve Filistin gibi Tokat Yiyer.
|
|
Bu mahkemede, hakkında hüküm verilecek meselede hiçbir zaman ve asla Allah (c.c)’ın kanunlarına riayet edilmez, değer verilmez. Bu nedenledir ki bu mahkeme taguttur ve tagutun mahkemesidir. Her kim bu mahkemeye muhakeme olmak için başvurur ve muhakeme olursa şüphesiz ki o kimse taguta başvurmuş ve muhakeme olmuştur.
Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye olmuş bütün devletler bu tağuta boyun eğmiş ve aralarındaki ihtilaflarda onu hakem tayin edeceklerini kabul etmişlerdir. İşte bu devletler bu özellikleri sebebiyle tağuta tapan, kafir devletlerdir. |
| Küfre Sığınmak Küfürdür. |
|
http://sites.google.com/site/islsmguenesi/Home/cesitli-kuefuer-oencuelerinin-ortak-muecadelesi |
|
Et Obur olan bir hayvan,Ayı,Köpek,Kurt,Çakal,Aslan gibir bir canavara,Kuzuyu Teslim ederseniz.Acıkınca,Kuzuyu Yerler. |
|
mehmet selim polat |
|
http://sites.google.com/site/hanifcilikdindegildir/Home/filistini-vuran-islam-uelkeleridir
Bugünkü PKK,1915 yılındaki Ermeni mezaliminin devamıdır. Ermeniler,bilhassa körtçe bilen ermeniler sadece Türkleri değil kürtleride katletmişlerdir. Bitlisin Cevizlidali köyünde 1993 yılında yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin 55 kişiyi katledip köyü ateşe verdiler. ERMENİLERİN ERMENİLERE ZULMÜ
Komitacı Ermeniler sadece Türkleri katliama tabi tutmakla kalmamış, aynı zamanda durumlarından şüphelendikleri ve Türklerin tarafını tuttuğunu düşündükleri Ermenilere de çeşitli zulümler yapmışlardır.
1890 Temmuzundaki Kumkapı gösterisinden sonra Hınçak Komitesi, durumlarından şüphelendiği, hükümet taraftarı kabul ettiği Ermenilere suikastlar uygulamaya başlamıştır.
Avukat Haçik, 15 yaşında Armenak adında bir Ermeni tarafından öldürülmüştür.
Gedikpaşa Kilisesi vaizi Dacad Vartabet, parçalanmıştır.
Ruhani Meclis’e üye seçilen Mampre Vartabet, hükümete ajanlık ettiği için suikasta uğramış ve yaralanmıştır.
Patrik Aşıkyan’ın komitenin planlarını hükümete haber vermiş olmasından şüphe edilmiş, bu sebeple, komite tarafından kur’a ile görevlendirilen Diyarbakırlı Agop adında bir Ermeni genci tarafından 28 Mart 1894 günü kendisine patrikhane kilisesinde bir suikast yapılmıştır. Suikastçının kullandığı Karadağ tabancası bozuk olduğu için ateş almamış, genç Ermeni tutuklanmıştır.
10 Mayıs 1894′te Hınçak Komitesi; Aşıkyan’ın arkadaşı kabul ettikleri Simon Maksut’a, Galata’da Havyar Hanı önünde iki komiteci vasıtasıyla suikast yaptırmışlardır.
Bu suikastlar hakkında Fransız elçisi Mösyö Cambon, 27 Mart 1894 tarihinde Fransa Dışişleri Bakanlığı’na şu bilgiyi vermiştir:
“Cambon’dan Casimir Perier’ye
Beyoğlu: 27 Mart 1894
Geçen Pazar günü Patrik Aşıkyan, ayinden sonra patrikhaneye dönmek üzere Kumkapı Kilisesi’ni terk ederken on sekiz yarlarında bir Ermeni genci, tabancası ile nişan alarak üstüne birkaç defa ateş etmiştir. Silah bozuk olduğundan, patriğe hiçbir kurşun isabet etmemiştir. Patrik bayılmış ve evinde tedavi görmüştür. Genç Ermeni karakola götürülmüş ve cinayetin sebebi konusunda sorguya çekilince Aşıkyan’ın Ermenilerin düşmanı olduğunu, sık sık hükümete ihbarlar yaptığını ve Ermenilerin de milleti bu adamdan kurtarmak için and içtiklerini söylemiştir. Aynı zamanda kendisinin ve mezhepdaşlarının padişaha bağlı olduklarını belirtmiştir.
Cambon”
Mösyö Cambon’un 3 Haziran 1894′te gönderdiği mesajda ise şöyle denilmektedir:
“Cambon’dan Dışişleri Bakanı Hanotaux’ya
Beyoğlu: 3 Haziran 1894
Son günlerde İstanbul’da Ermeni cemaatinden birine suikast yapılmıştır. Bugün tehlikeden kurtulmuş olan bu şahıs, Patrikhane kapı kahyası ya da baş tercümanı, zengin bir banker, Harbiye Bakanlığı müteahhitlerinden Simon Maksud Bey’dir. Patrikhane halk meclisi üyelerinden olan Maksud Bey, çoktan beri mezhepdaşlarınca Türklere satılmış ve millet haini olarak tanınmıştı.
Geçen yıl, Ermenilere Sultan Mecit tarafından verilmiş olan anayasanın kutlanması padişah tarafından yasak edildiği zaman Maksud Bey, bu yasağın kaldırılması hakkında teşebbüste bulunulmasını reddetmiştir. O zamandan beri Ermenilerin tahrikçi ve fesatçılarının şiddetle nefretini çekmişti.
Kendisini öldürmeye teşebbüs eden Van’lı Ermeni hamalları, Kürtlerden, Türk memurlardan Van’da çok sıkıntı çekmiş kimselerdir.
Siyasi bir cinayet karşısında bulunduğumuz şüphesizdir. Katiller, Ermeni komiteleri tarafından yazılmış belge ve mektupları taşıyorlardı. Kendileri Levon adında biri tarafından para verilmek suretiyle bu iş için tutulmuş olduklarını kabul etmişlerdir. Bunlara silah vermek suretiyle komiteler, patriğe yapılan suikasttan sonra Türk dostu olan, milli davaya ihanet etmekle suçladıkları yüksek Ermeni sınıflarına mensup kimselere karşı bu suretle bir uyarıda bulunmak istemişlerdir.
Bu hareketleriyle komiteler, artık illerde değil, merkezi hükümette darbelerini indirmek, faaliyetlerine daha büyük bir alan temin etmek ve padişah üzerinde kuvvetli bir etki yapmak istemişlerdir.
Bu suikasttan, padişah çok heyecanlanmıştır. İstanbul’da polis tarafından yapılan birçok tutuklama da bunu kanıtlar.
P. Cambon”
Kumkapı gösterisinden sonra Hınçak komitesinin İstanbul şubesi başkanı Murad (Hamparsum Boyacıyan)’dır. Hınçak temsilcisi olarak da Kafkasya’dan Vart Badrikyan gelmiştir. Badrikyan bir-iki ay sonra tutuklanmış, ancak Rus tebaası olduğu için Rusya elçiliği tarafından alınmıştır. Bunun yerine yine Kafkasya’dan Ardavazt Ohancanyan gönderilmiştir. Suikastlar, bu temsilciler zamanında ortaya çıkmıştır(1).
Ermenilerin Ermenilere zulümleri sadece suikastlardan ibaret değildir. İsyanlar için para teminine çalışan Ermeni komitecileri, çok sayıda Ermeni vatandaşını soymuşlardır. Nitekim mütarekede büyük rol oynamış meşhur Pantikyan’ın asıl adı Rezi Yalkın olan M. Sıfır’a verdiği şu bilgi son derece çarpıcıdır:
“Şu ciheti bilhassa tebarüz ettirmek isterim ki, o sıralarda Anadolu’nun muhtelif mıntıkalarında yapılan isyan hareketlerine mukabele olmak üzere Kürt ve Türklerin yaptıkları baskınlarda, Ermenilerin maruz olduğu maddi zayiat nispeti, Hınçakların İstanbul’da yaptıkları bu soygunculukta ele geçirdikleri servetler yekununun, emin olunuz ki, yüzde birini bile tutmayacak kadar azdı. Komitacılar, İstanbul Ermenilerini o kadar insafsızca soymuşlardı. Birçok zenginleri on paraya muhtaç bir vaziyete sokmuşlardı.
Bu soygunculuğu rakamla göstermek, yeni Ermeni nesline ibretli bir ders vermek için, o zaman gasp edilen para miktarları ile sahiplerinin isimlerinden hatırımda kalanları şu sütunlara sıralamayı faydalı görüyorum:
Hınçak komitesinin Bakırköy, Yedikule ve Samatya taraflarında meşhur fesatçılardan Van’lı papaz Murat Irakliyan’ın reisliği altında soygunculuk yapan bir heyeti, yalnız fakir Ermeni esnaf ve zenaat sahiplerinden yirmi iki bin altın toplamış ve ayrıca halı tüccarı Karnik Sümbülyan’dan altı bin, manifaturacı Nişan Şahpazyan’dan beş bin, zahireci seyyarlardan on üç bin altın almışlardı.
Yenikapı, Kumkapı semtlerindeki soygunculuk da bundan aşağı değildi. Bütün küçük esnaf ve zenaatkarların varı yoğu alınmış, sayılı varlıklıların kasaları adeta boşaltılmıştı. Hatıralarım eğer beni aldatmıyorsa, bu semtlerdeki vurgunun yekunu da otuz bin altını bulmuştu.
Galata ve Beyoğlu’nu haraca bağlayanlar, soygunculuğun en büyük rekorunu kırmıştı. O zamanın sayılı mücevhercilerinden yalnız İstepan adındaki bir Ermeni zengininden otuz bir altın alınmış ve vurgunun bu semt yekunu yüz bin altını bulmuştu. Patrikliği de ele geçiren İzmirliyan, komitenin beş gizli hafiyesi Mığır’la, papaz Murat Iraklıyan’ı, Halepli Musdiç Keşişyan ve arkadaşları o günün azametli birer varlıkları olmuştu.
O zamanın komitecileri, bu paralardan mühim bir kısmının saray adamlarına verildiğini söylemişlerdi. Fakat, bu sözler tamamıyla yalandır. Çünkü, Murat Iraklıyan, bu soygunculuktan on sene sonra kaçarak olarak Sofya’da bulunduğu sırada, hadiseyi bütün açıklığı ile bizzat babama anlatmış, kendi hissesine düşen otuz bin altının o zaman İzmirliyan tarafından zorla elinden alındığını da yana yakıla söylemeyi unutmamıştır(2).”
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hasan Oktay, Ermenilerin Ermenilere zulmü konusuyla ilgili son derece çarpıcı bir örnek tespit etmiştir:
“İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra oluşan siyasi atmosfer sonrası Van’da belediye başkanlığı, Van idare meclisi azalarından Bedros Kapamacıyan isminde bir Ermeni’ye 1909 yılı ortalarında teslim edilmiştir. Şehir nüfusu Müslüman çoğunluğa sahip olmasına rağmen hiçbir ayrıma uğramadan Kapamacıyan Efendi herkesin teveccühünü kazanarak aza seçilmiş, dolayısıyla Müslümanların da oyunu almıştı. Zira yapılan seçim neticesinde 10 idare meclisi azasından ikisi Ermenilerden seçilmişti.
Yöneticiliği esnasında halkı memnun eden ve fakat Taşnak ve Hınçak komitelerine karşı daima Devlet-i Osmaniye’den yana tavır koyan Kapamacıyan Efendi, Van’da yaşayan Türk ve Ermeni toplumunun huzur ve refahı için hizmet etmiştir. Belediye reisi Kapamacıyan, halkın huzuru ve şehrin geleceği için canla başla çalışırken Ermeni Patriği, Ermeni meselesini Avrupa devletleri nezdinde canlı tutabilmek için Taşnak komitesiyle işbirliği yaparak Van ve civarında bazı tertip ve provokasyonlara girişmiştir.
Bu tertipler doğrultusunda Van’da nisan 1912 de bir dizi yangınlar çıkmış ve bu yangınlarda bazı Ermenilerin de evleri yanmıştı. Patrik bu yangın ve provokasyonlar meselenin belediye reisi ağzıyla Avrupa elçiliklerine rapor edilmesini yani Müslümanların Ermenilerin mallarını canlarını her an ortadan kaldırmaya hazır olduğunu, bu olayları Müslümanların çıkardığını bildirmesini istemiştir. Belediye reisi Kapamacıyan Efendi ise, meselenin böyle olmadığını yangını Ermeni Taşnak komitelerinin çıkardığını anlatan bir rapor göndermiştir.
Yıllardır Van merkezinde büyük bir gayret içerisinde çalışan ihtilalci Ermenilerin işlerini zora sokan Kapamacıyan Efendi’nin yaşaması artık komite için hazmedilemez bir durumdu ve Reis hakkında infaz kararı çıktı. Teorilerini Ermeni-Türk çatışması üzerine kuran ihtilalci çeteler, daha önceleri de Ermeni ileri gelenlerinden Osmanlı devletine destek vererek halkın üzerindeki kendi hakimiyetlerini yok edenlere karşı suikastlar düzenlemişler, böylece korku salarak aleyhlerinde oluşacak muhalefeti de ortadan kaldırmış olacaklardı.
Sık sık tehditler alan Van belediye reisi Kapamacıyan Efendi 10 Aralık 1912 günü, isminin üzerine kara haç basıldığından habersiz bir şekilde kalabalık aile efradıyla akşam vakti akrabalarından Marcidciyan Efendi’nin isim koyma günü kutlamalarına misafir olarak gitmek için evinden dışarı çıkıp kapısında bekleyen kızağa bindi. Bu esnada evin etrafında tertip alan Taşnakçı bir grup, kalabalığın üzerine yaylım ateş açmağa başladı. Hazırlıksız ve korumasız bir şekilde yakalanan Reis kafasına isabet eden iki adet kurşunla cansız bir şekilde yere yığıldı.
Başkanın evi Bağlar mevkiinde olduğundan en yakın karakol on dakika mesafedeydi. Bunun için jandarma olay mahalline yetişinceye kadar katiller karanlıktan da istifade ederek kaçtılar. Bağlar mevkii büyük bir çoğunlukla Ermenilerin iskan ettiği bağlık bahçelik bir mahalle olup Taşnak komitesinin en güçlü olduğu yerdir. Bu yüzden katillerin kaçıp saklanması oldukça kolay olmuştur.
Olayı görenlerin ifadeleri alınmağa başlandı. Katillerin eşkal ve haklarında bilgiler yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Özellikle Reisin oğlunun verdiği ifadeden anlaşıldığına göre Karakin ve arkadaşı bu cinayeti işlemiş olabileceği ortaya çıkıyordu. Böylece katillerin aşağı yukarı belirmesi Müslüman ahali ile Ermeniler arasında çıkması olası bir karışıklık önlenmiş oldu Hızlı bir şekilde operasyonlar yapılarak Karakin yakalanmış ve ismini tespit edemediğimiz arkadaşı ise kaçmayı başarmıştı.
Olayı gerçekleştiren ekibin içerisinde arabasıyla bulunan ve daha önce Van’a silah sokmak suçlarından aranan arabacı Potur, Saraç Osep, kuyumcu Karakin, olaydan sonra Karagündüz köyüne kaçan ve Taşnak komitesinin önde gelen üyesi ve Kapamacıyan efendinin öldürülmesini planlayan Sahaf lakaplı şahıslar da sıkı bir takipten sonra yakalanmışlardır. Olay anından beri kayıp olan katil Karakin’in arkadaşı daha sonra yakalanarak hapishaneye konulmuştur.
Van’da Taşnak komitesi mensuplarının çıkardığı Azadamart gazetesi köşe yazarlarından Viramyan Efendi’yle Ermeni mektepleri müfettişi ve Taşnak komitesinin Van sorumlusu Aram Manukyan Efendi’nin ve bazı ileri gelen Taşnak komitesi üyelerinin bir kısmı Belediye başkanı Kapamacıyan Efendi’nin öldürülmesinin azmettiricisi olarak tutuklanmalarına karar verildi.
Ermeniler tarafından oldukça fazla sevilen Kapamacıyan Efendi’nin katli üzerine hızlı bir şekilde gidilmesi, katillere gerektiği ceza verilemese bile en azından yakalanmaları, ahali arasında memnuniyetle karşılandı. Katillerin Ermeni olması ise, Ermeniler içerisinde derin bir üzüntü meydana getirdi. Kapamacıyan’ın icra edilecek cenaze merasimi için gerekli tedbirler alınarak asayişin bozulmamasına özen gösterildi.
Cenaze merasime yabancı misyon şeflerinden İngiliz, Rus, Fransız konsolosları da katıldılar. Bunun yanında merasime askeri erkandan kimse iştirak etmediği gibi cenazede Taşnak komitesinden de hiç kimse bulunmamsı manidardır. Taşnak komitesi bu tavrıyla açıktan reisi öldürdüğünü net bir tavırla sevenlerine ve düşmanlarına bir gözdağı vesilesi yapmıştır.
İhtilalci Taşnak Ermenileri emellerine ulaşabilmek için gözünü bile kırpmadan kendi insanlarını öldürebiliyorlardı. İhtilal için uygun ortamın oluşturulabilmesi için her türlü eylemi göze alan komiteciler faaliyetlerini bir sistematiğe bağlayarak yaptıkları çalışmalar Rusların da yardımıyla netice vermiş ve Van’ı geçici olarak işgal etmişler, Ekim 1917 Bolşevik ihtilaliyle Ruslar geri çekilince Van tekrar Türklerin eline geçti(3).”
Oktay, Ermenilerin Ermenilere zulmü konusunda Altan Deliorman’dan şu satırları nakletmektedir:
“Ermeniler Anadolu’da faaliyetlerini sürdürürken bir taraftan da İstanbul’da kendilerine yüz vermeyen dindaşı Ermenileri katlediyorlardı. Avukat Haçik, Gedikpaşa kilisesi başpapazı Dacad Vartabet, tüccar Karagözyan, kandilci Onnik, Apik Uncuyan, polis memuru Markar, Meclis-i ruhani üyesi Mampre Vartabet, Hacı Dikran Mıgırdıc Tütüncüyan Ermeni çeteciler tarafından katledilen yüzlerce Ermeni’den sadece birkaçıdır(4).”
______________
KAYNAKLAR
(1) Uras, Esat-; Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1987, s. 469-471.
(2) Banoğlu, Niyazi Ahmet-; Gündüz Matbaası, Ankara 1976, s. 24-25.
(3) Oktay, Doç. Dr. Hasan-;
“www.ermenisorunu.gen.tr/makaleler”
(4) Deliorman, Altan-; Türklere Karşı Ermeni Komitecileri, İstanbul 1975, s. 31.
Bu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılıyor ki, Yahudiler Tevratı değiştirdiler. Hazret-i Musa’(a.s)nın dini değişince Allahü teâlâ, İncil ile Hazret-i İsa(a.s)’yı gönderdi. Hazret-i İsa’nın dini de bozulunca, İncil, İnciller haline gelince, Allahü teâlâ, Son DİN olarak İslamiyet’i göndermiştir. Hz.Muhammed (a.s.)Son Peygamberdir.
http://sites.google.com/site/yahudivehiristiyanlar/Home/musevilik/yahudilik-ve-masonluk
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ
|
ALDATMAK:
(Men reşşe feleyse minna=bizi aldatan bizden değildir-Hadis).
Birinci dönem,AKP ye üye oldum,oğlum gençlik kollarında çalıştı.İkinci dönem yani 22 temmuz seçimlerinde bütün oylarımızı çürüttük.Çünkü AKP ile CHP’nin,MHP ile DTP’nin farkını göremedim.1995 yılında Bir insanın iki dini olmaz,ya İslam veya Laik diyen,Bugün Laikliği seçmişse bu bir aldatmadır.1997 yılında AB ye giremeyiz,Hıristiyan kazanında eriyemeyiz diyen,AB zaten bizi almıyor diyen.Bugün AB ye girebilmek için her çabayı sarfetmektedir.Tıpkı CHP gibi davranılmıştır.CHP her zaman başörtüsüne karşı olmuş.Seçim yaklaşınca çarşaflı kadınları temin ederek Hürriyetten dem vurmuştur.Bu aldatma siyaseti olmazsa olmazmı?.
Bir insan iki şey için oy verir.
Başka Altarnatifi yoktur.
Zulüm ile Âbad olanın,sonu berbâd olur.
Ülkenin kurtulması,İslâm dinine önem vermekle,Kuranı Kamusal alana sokmakla mümkün olur.Anladımki,Partilerden Huzur Gelmiyecektir.Partim Yoooktur.
Baş örtüsüyle oğraşmak yerine,namazı yasaklamak yerine serbest etmeli,islâm ahlakını gençlerimize öğretmelidirler.Kurtuluş İslamdadır.
|
Yunanlılar, vatan topraklarından atılmış ve yeni siyasi oluşumun ilk adımları olarak TBMM açılmıştır. Mustafa Kemal, istanbulda bulunan ve halk nezdinde büyük bir nüfuza sahip olan Bediüzzamanı Ankara’ya davet eder.
Bu teklifler üzerine Bedüzzaman Ankara’ya gelir. Ankara tren garında bir çok milletvekili tarafından karşılanır.
Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında, ciddi bir diyalog gerçekleşir. İlk dönem milletvekillerinden olan Hüseyin Aksu, Son Şahitler Bediüzzaman’ı Anlatıyor isimli eserin 4. cildinde yaşadığı bir hatırayı şöyle aktarır:
Mecliste Mustafa Kemal ile Bediüzzaman uzun uzun görüşüp konuştular. Mustafa Kemal, kendisinden yardım istedi. “Siz İstanbul’u ahval-i dünyayı biliyorsunuz, birlikte şu memleketi kurtaralım. Bizim gayemizin ne olduğu sizce malûmdur Hocam!” demişti. Konuşmada diğer mebus (milletvekili) arkadaşlar da bulunmuşlardı.
Mustafa Kemal muvaffak olmak için kendisinden dua istedi. Bediüzzaman ise, “Memlekete hizmet edenlerin duasını Allahü Teâlâ kabul eder. Vatan için çalışanların say ü mesaisini Allah boşa çıkarmaz. Biz de duamızı yaparız” demişti…
Bir gün yine Mecliste oturmuş bir sohbet toplantısı yapıyorduk. Orada Mustafa Kemal Paşa ve Bediüzzaman da vardı. Mustafa Kemal: “Hocam bizim gayemizi biliyor musun? Nedir acaba?”
Bediüzzaman cevaben:
“Biliyorum. Bu vatanı kurtarıp, düşmanı bu topraktan atmaktır. Bir binayı yaparken adalet üzerine kurmalıdır. Siz böyle bir adalet ve temel üzerine kurduktan sonra, Allah sizi muvaffak eder” dedi.
Bediüzzaman, bu arada mecliste bir konuşma yapar. Milli mücadeleki başarılarından dolayı, başta Mustafa Kemal olmak üzere emeği geçen bütün milletvekillerini kutlar. Ancak bazı uyarıları ve tavsiyleleri de olur.
O konuşmanın bir kısmını buraya alıyoruz;
*Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizamla olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.
*Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır-ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin.
*Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki:
“Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?”
Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler
*Sizin bu İstiklâl Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalle onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüt eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avâm-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münâfi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.
*Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.”
Bediüzzamanın yaptığı bu konuşmadan Mustafa Kemal, ziyadesiyle rahatsız olur. Zira Bediüzzaman, konuşmasında, milli mücadeleki başarıları milletin iman ve inancına bağlamaktadır. O yüzden ne olursa olsun, milletin din ile bağlarının kuvvetlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Hususen namaz ibadetine vurgu yapmaktadır.
Birgün divan-ı riyasette, elli-altmış mebus içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemal Paşa, “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fıkirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz” der.
Bu söz üzerine, Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak, “Paşa, Paşa! İslamiyette, îmandan sonra en yüksek hakîkat namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduddur” der. Fakat Paşa özür beyan eder, ilişemez.
Bediüzzaman, Mustafa Kemal için, askeri ve siyasi bir deha tabirini kullanır. Ancak, İslam dinine olan lakaydlığından dolayı da kendisini şiddetle tenkit eder. İşte bu fikir ayrılıkları sebebiyle Bediüzzaman, istediği zemini bulamaz ve milletvekillerinin ısrarlarına rağmen Ankara’dan ayrılır.
Bediüzzaman’ın bu mesajları ve nüfuzu, yetkilileri rahatsız eder ve endişelendirir. Bediüzzamanı kayıt altına almak için tedbirler alınır. Bu tedbirler gereği Bediüzzaman için sonu gelmeyen bir sürgün hayatı başlar. Bu hayatın içinde tek bir renk vardır; Izdırap, çile, hapis, zindan, mahkeme ve nihayet mezarında dahi rahat bırakılmamak..
Bağlantı>>
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/said_nursi_ve_mustafa_kemal.html



En Doğal Hak,Yaşama Hakkıdır
İSLAMDA KADININ DEĞERİ
İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu, temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:
“… Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!” (1) buyurur.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz hakkında şöyle buyurur:
“Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir.” (2)
Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı. Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir. (3)
Kur’ân-ı Kerîm’de “en-Nisâ”(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca “Meryem” diye Hz. Îsâ (a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir sûre daha vardır. Bunlardan başka; “en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine, et-Tahrîm ve et-Talâk” sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli konuları içine almaktadır.
İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Nitekim peygamberler, mürşid-i kâmiller, velîler, sultanlar ve daha nice büyük insanlar, hep mümtaz annelerin kucaklarında yetişmişlerdir.
Ahlâk kitaplarımızda; çarşıdan alınan değişik yeni bir şeyi, çocuklara bölüştürürken önce kızlardan başlanarak ikrâm edilmesi tavsiye edilmiş, kız çocukları daha hassas ve nâziktirler, diye düşünülmüştür.
Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:
“Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz.” (4)
Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.
__________
Kaynaklar:
(1) Buhârî, Enbiyâ, 1.
(2) İbn-i Hâcer, el-İsâbe, c. IV, s. 275.
(3) İbn-i Hâcer, a.g.e., c. IV, s. 327.
(4) Müslim, c. IV, s. 2028.
http://sites.google.com/site/dindensapmalar/issizligin-ilaci