ÎMAN ve İSLÂM

MEHMET SELİM POLAT

Archive for the ‘Kur'an’ Category

Sert olmayalım , particilere karşı yumuşak davranalım .

without comments

Bismillahirrahmanirrahim

Particiler Diyorlar ki.
“Bizim öyle sert,katı,uzlaşmaz bir görünüm ortaya koymamıza gerek yok.Çünkü hoşgörülü, yumuşak, sevgi ile muamele her kapıyı açar. Hem biz herkesi sevmeliyiz. Tüm insanlarla ya dinde kardeşiz ya da hilkatte kardeşiz. Müslüman olsun olmasın her insana sevgi ile muamele etmeli, hoşgörülü, uzlaşmacı olmalıyız.O zaman onları da karşımıza almış olmayız.Onların bize düşmanlık yapmalarından, zararlarından korunmuş oluruz. İslâm’a hizmet faaliyetlerimizi de bir yandan-sürdürürüz.” diyorlar

 

******Kafirlere, zalimlere hümanist duygularla yumuşak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve sevgiyle muamele yaklaşımına gelince bunu da Allah’u Teâla kesinlikle reddediyor:“O halde (hakikati) yalanlayanlara tabi olma. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9 )

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ   ve وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

Görüldüğü gibi ayeti kerimede Allah’u Teâla Resulü’nün şahsında onun ümmetine kafirlere karşı tavizkâr tavır almayı yasaklıyor.Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize apaçık bildirerek onlara karşı takınmamız gereken tavrı şöyle açıklıyor:

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri (kafirleri) sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar.Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerden) belli olmuştur. içlerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.Eğer düşünüp anlıyorsanız, herhalde ayetlerimizi size açıklamış oluruz.işte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.Siz bütünüyle Kitaba inanırsınız.Onlar ise, sizinle karşılaştıklarında inandık derler.Kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. Kininizle geberin! deyiver.Size bir iyilik hafifçe dokunursa, bu onları tasalandırır. Başınıza bir musibet gelirse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Al-i İmran:118-120 ).
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُقَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ
الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ
ve

هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
İşte bu ayet-i kerimelerle Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize böylece apaçık bir şekilde beyan ediyor. Bu hakikatleri bildikten sonra biz Müslümanların onlara karşı tavrı elbette hoşgörü sevgi değil de nefret ve düşman tavrı olmalıdır.

Onlara sevgi gösterileri hem boşunadır hem de Allah’u Teâla’nın tasvip etmediği bir tavır olur.Onlar bizim hakkımızda hiç hayır ve iyilik istemediklerine göre “gelin demokratik arenaya girin, demokratik mücadele ile istediklerinizi elde edin” diyorlarsa bilelim ki bu bizim hayrımıza değildir.
Eğer aklediyorsak onların bu davetlerine icabet etmeyiz. Eğer icabet ediyorsak çok aptalca, akılsızca bir iş yapıyoruz. Allah’ın sözüne kulak asmıyoruz demektir.Onların bize karşı kurdukları hile, tuzak ve düşmanlıklarından kurtulmanın yolu, onlara sevgi gösterilerinde bulunmak ve onlardan görünme gayreti içine düşmek onların arasında koşuşturmak değil,sadece ve sadece Allah’ın şeriatına bağlanmaktır.
*
Bu Yazıları Okumanızda Fayda Vardır:
*http://ates64.blogcu.com/
>>İki Yüzlülüğün Kötülenmesi
>>Gıybetin Mübah Olabileceği Haller
>>Allah (C.c) sadece Türkleri övdü,Bu Doğrumudur?
>>Dinlerdeki farklı hükümler
>>Demokratik Mücadele Kurumu ; PARTİLER :
>>Okullarda Anlatılmayan 23 Nisan
>>Anne Olmak Şerefi
>>Küfrü Meşrulaştırmak
>>İslam Dininin Gerçekleri
>>Şeytanın özellikleri,Kimde Var?
>>Şehadetin Manasını Bilmek Gerek
>>PAPA ve YANDAŞLARI
>>Dünya Bizimdi
>>Kadın ve Aile

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 5:40 pm

Parlementoyu hep dinsizler mi ele geçirsin; adamlarımız olmasın mı ?

without comments

Partileşerek İslam adına hizmette bulunduklarını ima eden bazı çevreler şu ilginç ve garip savunmayı ortaya koyuyorlar “Bu gün meydanı zalimlere mi bırakalım?” ve yahutta “Şayet biz bu sistemde yerimizi kapmazsak, onlar başa geçerler. Eğer onlar da başa geçerlerse bizi ezerler, ama biz başa geçersek onları biraz dizginleriz, böylece daha az zulüm olur.

” Zalimlerden gelebilecek ihtimal dahilindeki tehlikeler için şer’i şerifin hükümlerinde bir değişiklik olamaz. Allah böyle korkuyla amel edenleri kınıyor ve şöyle diyor:

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli (dost ve yardımcı) edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin velisidirler. İçinizden onları veli edinenler, onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.- Kalblerinde hastalık bulunanların ‘Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların arasına koştuklarını görürsün. Dikkat edilsin ki, Allah bir fetih yahut katından bir emir/azab getirecek de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar. (O zaman) iman edenler; ‘Bunlar mı bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler?’ diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir de hüsrana uğramışlardır.(maide:51-52-53)”

Bize düşen her konuda olduğu gibi, bu konuda da işi  Allah ve rasulüne dayandırmak olacaktır. Acaba bu şekilde savunma yapan particilerin, savunmaları şeri kaynaklarca onları haklı çıkarır mı yoksa çıkarmaz mı?.Geliniz kaynaklara bakalım. İmam Hadiminin Barika adlı kitabında Günahlar zikredilirken geçen şu ibareye bir göz atalım: “Zulme sebeb olma ihtimali varken nazıra ve nezırın yaptığı işlere bakmak.”
Bu pasaja göre zulmetmesinden korkulan bir nazır yani bakanın ve ya vekillerin işlerine bakmak, işlerinde onlara yardım etmek, yanlarında çalışmak, dinimizce günahlar arasında yer almıştır.Ayrıca Allahu Teala ve tekaddes hazretleri Hud suresi 19.ayette şöyle der: “İyi biliniz ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.”

Şimdi bu zaviyeden bakınca zulüm her çeşidiyle haramdır. Bir müslümanın yeri zalimlerin sağı, solu, önü, arkası değil tam karşısıdır. Kimse hiç bir şekilde az zulüm yapmak için bu ümmetin başına geçemez. Hele hele İslam adına asla Sıfat ya islami olacak ya da zalim…Diyelim ki başa geçtiniz ve az zulüm yaptınız peki bunun hesabı Allah’a nasıl verilecek?Bunun hesabı nasıl verilir?Hele hele bu verilmesi gereken hesap kul hakkıysa…Zulmettiniz ya! Şehitlerden bile afv olunmayan bu vebal sizin omuzlarınızda sevaba mı tebdil olunacak? Ne diyeceksiniz? Çıkıp huzur-u ilahiye “Ya rabbi ben bu kadar günahı senin yolunda mücadele ve mücahede ederek mi kazandım” diyeceksiniz?.

Tağut’ların ,Bel’am’ların  , makamında   ben  olmasam  , bir  başkası olacak  mantığı , tabi ki İslam’ın kabul edebileceği  bir mantık değildir . Bunu misalleştirmek  gerekirse (daha  iyi  anlaşılması için) : Çok  doğuran  lepistes  diye bir balık yavruluyor   ve  sizde  akvaryumda  bu doğum  anını izlediğinizi  hayal  ediniz. Küçücük  yavru  doğuyor  ve  hemen  yüzmeye  başlıyor.
Bu güzel manzarayı seyrederken ve  bu güzelliğin  hikmetlerini düşünürken , hiç hoşlanmayacağımız  bir  görüntü ile  karşılaşıyoruz  ve yavruları  doğuran  anne balık , doğurduğu  yavrulardan üç , beşini yiyiveriyor.Gerçi ,saklanamayan   diğer  yavruları  da akvaryumdaki  diğer  balıklar  yiyiveriyor.

Buna  rağmen anne  balığın  kendi  yavrusunu  yemesini hoş karşılayabilirmiyiz. Tabiki hayır . Şimdi anne  balığa  sorsak ,bize aynı particilerin metoduyla cevap vererek:“ben yemesem ,nasıl  olsa  başka balıklar yiyecekti“.Bu cevap  mantıklı, doğruluk  payı  olduğu  gözükse de  asla kabul  edilemez. Yavrusunu  yiyen  bu  anne  balığa , onun  bir anne  olduğunu  , kendi  karnında  büyüttüğü  ve doğurduğu yavruyu  yememesi gerektiğini , yavruları  başka  balıklar  yese  bile  , bir  anneye  kendi yavrusunu yemesinin  hiç  mi hiç yakışmadığını anlatmak isteriz.Tabi ki bu  bir hayvandır . hayvan olduğu  için  ne  kendisiyle  konuşuabilir , ne de  yargılayabiliriz. Fakat ya  insanlar!.

Kendi  yavrusuna  saldırır  gibi , kendi dinine saldıran , kendi  dinine zarar veren insanlar!.

“buraya  ben oturmasam , bir başkası  oturacaktır” diyerek  bu koltuklara  oturan ve dünyevi kaygılar  ile  tağut’luk  ve  bel’am’lık  misyonunu  icraate döken  kıt  beyinli  ahmaklar ile  , yediği  yavruları  için  “ben yemesem  bir  başkası  yiyecekti” diyen  balıklar  arasında  tek  fark  vardır . balık hayvandır , bunlar  ise  insandırlar , ve  akıllarının  olduklarının   iddiasındadırlar.

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 5:28 pm

Beşeri düzenin bazı kurum ve görevleri

without comments

Allah nezdinde hak din İslâm’dır. إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ

Kabul etmek zorunda olduğumuz gerçeklerden biriside, müslüman bir kimse için cahili düzenlerin egemenliği altında, inanç ve amel bakımından bir takım tavizler vermeden , fedakarlıklarda bulunmadan yaşamaya imkan olmadığıdır. Bu fedakarlıklar ise övülmeye layık fedakarlıklar değillerdir. Bilakis bunların çoğu normal şartlar altında yapılmaması, gereken tavizlerdir. Günümüzde ve içinde bulunduğumuz beşeri sistemin otoritesinde bulunan cahiliye idarelerinde , müslümanların yüzyüze geldikleri sıkıntılardan, içinden çıkmakta zorluklarla karşılaştıkları hallerden birisi de bu tür tavizleri vermek veya vermemek gibi bir sıkıntı yaşamalarıdır.

Esasen müslümanların cahili bir düzenin egemenlği altında kalarak istenen anlamda İslami bir hayat sürmesi, bütün ilişkilerini islamın öngördüğü şekilde ve islama uygun bir zeminde şekillendirip , sorumluluklarını yerine getirebilmesi , mümkün olan bir şey değildir.

Fir’avuni düzenlerin egemenlikleri altında (dar’ul-harb) yaşayan müslümanlara, bulunduları yerden ayrılıp eğer varsa baskılardan uzak bir şekilde daha rahat yaşayabilecekleri bir ortama hicret etmelerinin emredilmesinin sebebi de budur.

Cahili düzenlerin egemenliği altında yaşayan , sırf “rabbim Allah’tır“ dedikleri için zulum ve baskıya maruz kalarak akidesine ,inancına uygun bir hayat sürmekte zorluklarla karşı karşıya bırakılan müslümanlara , dar-ı islamda yaşayan müslümanların yardımcı olmakla görevli olmalarının sebebi de budur.

Akidesini yaşamak, inancını hür bir irade ile seçip tercihine uygun bir hayat sürmek fırsatını egemenlik ve zulumleri altına aldıkları insanlara vermeyen düzenlere karşı müslümanlar, gerektiğinde cihad ederek bu tür zalim ve baskıcı düzenlere son verip, zulum ve baskılarını ortadan kaldırmakla görevli olmalarının sebebi de budur.

Ancak çeşitli sebeplerle hicret edemeyen müminler , küfrün , zulmun ve cahili düzenin saptırıcılıkları , türlü çeşitli hile , desise ve komploları karşısında daha az tavizli ve daha yoğun ve kararlı İslami tavırlı bir mücadeleyi nasıl verebilecektir?.

Özellikle de akideleri açısından ve İslam’ı hakim kılma açısından mutlaka izlemek zorunda oldukları ilkeler açısından kendilerini yanlışlıklardan koruyabilmek için neler yapmamalıdırlar?.

Müslümanın her hususta Allah Rasulune uymak , O’nu yaşayışyla , ilişkileriyle örnek almak zorundadır .

“- Andolsun ki ; sizin için , Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulu güzel bir örnektir “ ( Ahzab 21 )

“ Deki : Eğer siz , Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah ‘da sizi sevsin ve günahlarınız bağışlasın . Allah günahları bağışlayandır , esirgeyendir . “ “De ki : Allah’a ve rasulune itaat edin . Eğer yüz çevirlrlerse , şüphesiz Allah kafirleri sevmez “ ( Al-i İmran 31-32 )

Müslüman , ferdi ailevi , ahlaki , ruhi , iktisadi hayatında , sosyal ve toplumsal ilişkilerinde Allah Rasulunu örnek almak zorundadır . İslam’ın egemenliği altında yaşamak halinde böyle bir örnek alış elbetteki büyük problemler doğurmaz . Ancak İslami olmayan cahili düzenlerin egemenliği altında yaşanması halinde bu örneğe uygun tavırlar nasıl belirlenecektir ? Bizim için büyük önem taşıyan şu ayeti kerimeye dikkat kesilelim :

“ Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar ettikleri, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Resulü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur ” (Mümtehine 1)

“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır. Hani onlar (putperest ve cahili egemenliği kabul eden) kavimlerine demişlerdi ki: “Bizler sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi (düzen ve dininizi) reddediyoruz .Siz (şirki terk edip) bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.”demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.” (Mümtehine 4)

İlk ayette , beşer olarak göz önünde bulundurduğu bir takım mülahazalarla hareket eden ve bunun sonucunda Rasulullah’ın Mekke’yi feth etmek üzere hazırlık yaptığı haberini gizlice ulaştırmaya çalışan Hatıb b. Ebi Beltea ‘nın tutumu vesilesiyle, müminlerin müşriklere karşı takınmaları gereken başka türdeki tavırları dile getirilmektedir.

İslam’ın egemen olduğu bir dönemde bile müslümanlar, kafirler arasında yaşayan yakınlarına herhangi bir kötülük gelmemesi gibi mazur görülebilecek bir maksat dolayısıyla dahi olsa ,müslümanların özellikle gizli ve saklı kalması, kafirler tarafından bilinmemesi gereken stratejik bilgileri herhangi bir yolla ulaştıramaz , ima yoluyla dahi olsa onlara bilgi veremez.

Ya İslami hareket , cahili düzenin yakın takibi ,nefes aldırmak istemeyen , zulmu ve saptırmak için hain ve sinsice tetikte bekleyişi , hatta bu uğurda aralıksız ve hummalı bir faaliyet içerisinde olması söz konusu ise ; müslümanların cahiliye düzenlerine karşı tavrı ne olabilir?. Cahili çarkın bir dişlisi olarak kalmaya devam edildiği sürece ayet-i kerimede “ teberri “ ile yani uzak ve beri olmakla ifade edilen tavrı takınmak nasıl mümkün olacaktır?. Cahili düzen ve bu düzenin sahipleri , koruyucuları ve inanıcıları nasıl inkar edilecek , reddedilecektir?. Müminler ile kafirler arasında esasen var olan kin,düşmanlık ve bunun sonucu olan mücadele nasıl ortaya çıkabilcektir?.

Egemen cahili düzen ile barış halinde yaşamanın yolları aranarak , bu uğurda İslam’ın ilkelerinden ve müslüman kimliğin en belirgin niteliklerinden tavizler verilerek böyle bir mücadeleyi başlatmak ve cahili düzene karşı sağlıklı bir şekilde gereken mücadeleyi vermek nasıl mümkün olabilir?. Cahili düzenin aygıtlarından bir aygıt olarak yada bu aygıtın önemli yada önemsiz bir yerlerinde bulunarak, bu aygıtın bütünleyici bir parçası olarak , üstelik bunun islami, sağlıklı ve huzurlu bir yol olduğu telkinleri de yapılarak takınılan tavırlar, müslümanın örnek alması gereken tavırlar mıdır?. Bu tavırlar dünya hayatında ve yalnızca maddi ölçülere göre zahiri bir esenliğe sebep gibi görünse dahi, takınmamız istenen tavırlar değildir. Bunlar örnek almamız gereken tavırlar olmadığına göre, yine de bu tür tavırları takınırsak kendiliğimizden (nefsimizden,heva ve hevesimizden) tavır üretmiş olmaz mıyız?. Böylece cahili düzenin ekmeğine yağ sürmüş olmuyor muyuz?. Aslında Peygamber (s.a.) efendimize karşı mekke müşrik düzeninin tavrı da bu olmuştu.

“Onlar arzu ettiler ki , sen yumuşak davranasın , o zaman kendileri de yumuşak davranacaklardı“ ( Kalem 9 )

İslam yolunda muvahihidi bir duruş sergilerken, ve böyle mücadele içerisindeyken ,cahili düzenlerin egemenliği altında bulunulsun , ister İslam’ın belli bir egemenlik alanı olmakla birlikte küfre karşı sıcak mücadele vermek hallerinde olsun , müslümanların sıkıntısız , imtihansız , ibtilasız (bela,musibet) kaldıkları hangi dönemde görülmüştür ki?. İmtihan ve ibtila kaçınılmazdır.Bu imtihanları başarı ile geçmenin , bu belalardan Rabbi razı edecek biçimde kurtulmanın yolu ; İslam üzere , Kur’an’ın gösterdiği örneklere uymaktan ,en ufak bir taviz vermeden sabırla sebatla yürümektir .

“ Ey iman edenler , sabırla, namazla (allah’tan ) yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”-“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler.

Fakat siz anlayamazsınız “-“ Andolsun ki ; sizleri biraz korku , açlık , mallardan , canlardan ve ekinlerden yana bir eksiklikle sınayacağız . sabredenleri müjdele ! “(bakara 153,154,155)

Allah’ın ve peygamberinin bizlere yol olarak göstermediği hiçbir yol ;Allah’ın yolu olamaz. Allah’ın yolu olmayan bir yolla mücadele vermek, en azından bid’attir. Bid’atin doğruluğunu savunmak , bu bid’at yolu izlemek suretiyle Allah’tan ecir beklemek ise başlı başına safdilliktir.Çünkü bid’at eğer günah değilse,ecre hiçbir zaman sebep teşkil etmez. İslam adına mücadele verdiğini ileri sürüp, bu mücadele yolunu , her alanda örnek almamız gereken Hz. Peygamber’in izlediği yolun dışında kalan yollardan seçenler , bu sağlıklı yola çağıranlara karşılık , yollarının tehlikesiz olduğunu belirterek haklı olduklarını vurgulamaya çalışanlar, böyle bir gerekçe göstermekle ikinci bir sefer yanıldıklarını bilmelidirler.

Kafirlerin ellerinde bulundurdukları güçleri yanlışlıklara bahane göstermek , yanlış bir harekettir. Kişiyi Allah’tan korkmak yerine , şeytan’ın dostlarından korkmak alçaklığına mahkum eder .

“ İnsanlar (müşrikler , kafirler ) onlara:”Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, (gücünüz onlara yetmez) o halde onlardan korkun.” dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: “Allah bize yeter.O ne güzel vekildir “. ( Al-i İmran 173 )

“De ki:”Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. . O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” – De ki: “Siz hakkımızda iki güzelin (Zafer veya şehadet) birinden başkasını mı gözetir durusunuz?.Biz ise size Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle bir azap indirmesini gözetiyoruz. Haydi siz gözete durun, biz de sizinle beraber gözetmekteyiz.” (Tevbe 51- 52)

Müminler,takdir edildiği şekliyle gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kadere iman ederler.O bakımdan onlar, korkudan ve dünya hayatına tutkunluktan meydana gelen hesaplarda bulunmak yerine, Allah’ı razı edecek yolların peşinde olurlar. Cahili düzenlerin önlerine yol diye çıkardıkları metodları izleyerek, onlardan taviz koparacaklarını sanarak en büyük ve verilmemesi gereken tavizleri vermek yerine, mevlalarına sığınarak O’nun kendileri için, akidelerini egemen kılmak yolunda belirlenmiş olduğu tartışılmaz doğru ve islami hedeflere yalnız kendisinin ulaştıracağı şeklindeki İlahi garantiye sahip olan nebevi yoldan başkasını izlemeyi asla kabul etmezler.

 

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 4:59 pm

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Allah’ın Kulunu İmtihan Etmesi

without comments

ALLAH (c.c.) İnsanları imtihan etmek için bazı yasak ve emirler verir.

1. Bu imtihan şekli Bazı peygamberlerde değişik şekillerde olur.

2. Yahudilere Cumartesi günü balık avlamayı Allah yasaklamıştı,Yasağa uymadıkları için lanetlendiler ve helak oldular.

3. Biz Müslümanlara,İhramlıyken kara avcılığı veya hayvan etinin yenmesini Allah yasaklarken Deniz avına müsaade ediyor.

4. Her iki tür hayvanda helal olmasına rağmen karadaki yasak,denizdeki mübah,halbuki her ikiside canlı ve hayvandır.

5. Bu yasak dan maksat emre itaat ve uymaktır,imtihanı kazanmak veya kaybetmektir. Hem öyle değilmi?.

“DENİZ AVI”

(MÂİDE suresi 96. ayet):

أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَّكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِيَ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanmanız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı. İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.

“CUMARTESİ”

(BAKARA suresi 65. ayet):

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ

İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.

(NİSA suresi 47. ayet):

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً

Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab’a) iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.

(A’RAF suresi 163. ayet):

واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ

Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk.

(NAHL suresi 124. ayet):

إِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ

Cumartesi tatili, ancak onda ihtilaf edenlere (farz) kılınmıştı. Kıyamet günü Rabbin, muhakkak onların ihtilafa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir.

Written by mehmet selim polat

Kasım 21, 2009 at 4:21 pm

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Rabbini An ve Tebliğ Et

without comments

A’LÂ SURESİ


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى (١) الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى (٢) وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى (٣) وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى (٤) فَجَعَلَهُ غُثَاء أَحْوَى (٥) سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى (٦) إِلَّا مَا شَاء اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى (٧) وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَى (٨) فَذَكِّرْ إِن نَّفَعَتِ الذِّكْرَى (٩) سَيَذَّكَّرُ مَن يَخْشَى (١٠) وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى (١١) الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى (١٢) ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى (١٣) قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى (١٥) بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (١٦) وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى (١٧) إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى (١٨) صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى (١٩)


A’LÂ SURESİ


(1) Yüce Rabbinin adını,
(2) Yaratıp düzene koyan,
(3) Takdir edip yol gösteren,
(4) (Topraktan) yeşil otu çıkaran,
(5) Sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.
(6) Sana (Kur an’ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.
(7) Artık Allah’ın dilediği hariç, Şüphesiz Allah, açığı ve gizleneni bilir.
(8) Seni en kolaya muvaffak kılacağız.
(9) O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.
(10) (Allah’tan) korkan öğütten yararlanacak.
(11) Kötü kimse ise öğütten kaçınacaktır.
(12) O ki,en büyük ateşe girecektir.
(13) Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.
(14) Doğrusu feraha ermiştir temizlenen,
(15) Rabbinin adını anıp O’na kulluk eden.
(16) Fakat siz (ey insanlar! ) dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
(17) Oysa ahiret daha hayırlı daha devamlıdır.
(18) Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır.
(19) İbrahim ve Musa’nın kitaplarında.

http://msp1955.spaces.live.com/default.aspx

Written by mehmet selim polat

Ekim 8, 2009 at 9:38 am

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Kur’an Öğren

without comments

Kur’an Öğreniyorum

kopyasi-besmele.jpg33.gif

Kur’an öğrenmek için Lingi Tıklayınız.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/index.htm

Daha sonra Tabloda (İçindekiler) Kelimesini Tıklayınız.Yazıların üzerine dokundukça sesli olarak cevap alacaksınız.Başarılar Dilerim.

Kur’an Öğrenmek:

ألعلم فرضة كلّ مسلم ومسلمة = İlmi öğrenmek her erkek ve kadın için farzdır.)

Kur’an öğrenmek kişinin müslümanlığı ile alakalıdır.Her müslüman öğrenmek mecburiyetindedir.Tabiiki manasınıda öğrenecektir.Başkalarının kuklası olmadan,islamı öğrenmiş olur.

Kur’an öğrenmeden,manasını nereden öğrenecağız?.Yine bir Kur’an öğrenenden öğrenmiş olmayacakmıyız?.Bazı islam düşmanları,ırkçı veya hıristiyanlar,Kuranı öğrenmeye gerek yok Türkçesindende islamı öğreniriz derler.derler ama o Türkçesini,Türkçe haline getirenler,Arapça bilmedenmi getirdiler?.Bu mantıksız ve ahmakça bir soru olmazmı?.Arapça yazımızı altı asır okuduk kaldıranları asla affetmiyorum.İnşaallah yinede öğrenecağız.Bür gün gelecekki bizim olmayan,yabancı bu Latin harflerini ihraç edecağız ve yine Osmanlıcayı ve Arapçayı öğrenecağız,hemde canu gönülden.İnşaallah.

Namaz Dinin Direğidir.

Written by mehmet selim polat

Eylül 25, 2009 at 3:29 pm

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Avrupa Birliğine Giremeyiz

without comments

Yahudi ve Hıristiyanlar

Allah ve Ahirete inanan,Müslümanım diyen her kim olursa olsun,Böyle açık ifede eden Allahın emir ve yasaklarına uyarak,Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmez.ABD ve AB ye girmekten vaz geçer,Haççolara yalvarmaz,onları kendisine yalvartır ve şrtlarını belirtir.Allah islah etsin,Allah hidayet nasip etsin.

(MÂİDE suresi 51. ayet)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.

(BAKARA suresi 120. ayet)

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

Written by mehmet selim polat

Eylül 6, 2009 at 1:47 am

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

İŞSİZLİĞİN İLACI

without comments

İslamî Ahlak ve Ahlaksızlığın Sebepleri:

  1. İşsizlik,Ahlaksızlığı doğurur.
  2. Kocası ölen kadına,maaş bağlanmalı.
  3. Kadın,Zenginse maaş bağlanmamalı.
  4. Boşanmış kadına maaş bağlanmamalı.
  5. Çalışan kadınlar işten çıkartılmalıdır.
  6. Kadınlar çalışmak zorunda değildir.
  7. Kadın ev içinde veya ev dışında çalıştırılamaz.
  8. İşden Çıkan kadınların yerine,erkekler işe alınmalıdır.
  9. Erkek ev ve nafaka temin etmek zorundadır.
  10. Kadın evinin ve Erinin kadını olmalıdır.
  11. Kadın bir yere gidecağı zaman,kocasından izin almak mecburiyeti vardır.
  12. Kadın,kocasından izin almadıkça,eve kimseyi alamaz.
  13. Kadın her hususta kocasına itaat etme mecburiyeti yoktur.
  14. Kadının,Yemek yapmak veya ev işinde çalışmak veya ev dışında çalışmak mecburiyeti yoktur.
  15. Çalışmak kadının asli görevi değil,fıtri görevidir.Düzeltmeye çalışırsan kırarsın,kendi haline bırakırsan yararlanırsın.Fıtraten evde çalışma görevi vardır.
  16. Kadın eve nafaka getirmek zorunda değildir.
  17. Erkek kadına minnet ve zulüm yapamaz.
  18. Erkek evini korumak ve kollamak mecburiyetindedir.
  19. Güzel ahlak yaşanmalıdır.
  20. Huzur İslamdadır.
NOT:Bu ilaçların yan tesiri yoktur.Herkes kullanabilir.Ancak ek ilaçlar yazılabilir.
Fakaat bu ilaçlar eczanelerde bulunmuyor.İthalat ve ihracatı yasaktır.Kullanılamaz.
Böylece hastalık yapan mikroplar zemini münasip bulduğundan sıkça üreme yapmaktadırlar.
Böylece toplum hastalanmaktadır.Korkarım yakında komaya girer.
Ne yazıkki yoğun bakım ünitemiz yoktur.Tedavi görmek için Hastahanelere ihtiyacımız vardır.
Hükümet-Millet işbirliği ile hastahaneler yapılmalıdır.
Dinsiz milletler,Dinsiz Devletler uzun süre payidar olamazlar.
Din,Güzel Ahlak Demektir.

Türkiyede,maddi kirizden ziyade,Ahlaksızlık ve işsizlik kırizi vardır.

 mehmet selim polat -

İSLAMDA KADININ DEĞERİ

İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu, temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:

“… Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!” (1) buyurur.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz hakkında şöyle buyurur:

“Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir.” (2)

Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı. Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir. (3)

Kur’ân-ı Kerîm’de “en-Nisâ”(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca “Meryem” diye Hz. Îsâ (a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir sûre daha vardır. Bunlardan başka; “en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine, et-Tahrîm ve et-Talâk” sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli konuları içine almaktadır.

İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Nitekim peygamberler, mürşid-i kâmiller, velîler, sultanlar ve daha nice büyük insanlar, hep mümtaz annelerin kucaklarında yetişmişlerdir.

Ahlâk kitaplarımızda; çarşıdan alınan değişik yeni bir şeyi, çocuklara bölüştürürken önce kızlardan başlanarak ikrâm edilmesi tavsiye edilmiş, kız çocukları daha hassas ve nâziktirler, diye düşünülmüştür.

Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:

“Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz.” (4)

Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.

__________

Kaynaklar:
(1) Buhârî, Enbiyâ, 1.
(2) İbn-i Hâcer, el-İsâbe, c. IV, s. 275.
(3) İbn-i Hâcer, a.g.e., c. IV, s. 327.
(4) Müslim, c. IV, s. 2028.

http://sites.google.com/site/dindensapmalar/issizligin-ilaci

Written by mehmet selim polat

Mart 17, 2009 at 10:18 am

Din, Kur'an, Siyaset, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Kur’anda Yahudi ve Hıristiyanlar

without comments

Yahudiler hakkındaki âyetlerden bazıları şunlardır:
1-
Tevrat’ı değiştirdiler. (Bekara 79)
2- Peygamberleri öldürdüler. (Âl-i İmran 183)
3- Hazret-i İsa’yı öldüremediler. (Nisa 157)
4- Fesat çıkardılar. Allah’a cimri dediler. (Maide 64)
5- Hazret-i Meryem’e iftira ettiler. (Nisa 156)
6- İman edenlere en şiddetli düşmanlık edenler Yahudi ve müşriklerdir. (Maide 82)
7- Üzeyir Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe 30)
8- Kıskançlık ve maddi çıkar yüzünden Kur’ana inanmadılar. (Bekara 146)
9- Çoğu iman etmeyecektir. (Bekara 100; Nisa 155)
10- Allah’ı inkârlarından dolayı lanete uğradılar. (Bekara 88-89)

Kur’ana göre Hıristiyanlar
1-
Meryem oğlu Mesihe, Allah diyenler, kâfir olmuştur. (Maide 72)
2- Allah üç ilahtan biridir diyenler kâfir olmuştur. (Maide 73)
3- Meryem oğlu Mesih bir Peygamber, anası da sadık bir kadındır. (Maide 75)
4- İsa Mesihe Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe 30)
5- Yahudilere göre, Hıristiyanlar Müslümanlara daha yakındır. (Maide 82)

Yahudi ve Hıristiyanların ortak yönleri:
1-
Bilginlerini, rahiplerini Rabler edindiler. (Tevbe 31)
2- Yahudi bilginleri ve Hıristiyan rahipleri halkın mallarını yediler. (Tevbe 34)
3- Allah’ın oğullarıyız dediler. (Maide 18)
4- Bile bile hakkı gizlediler. (Âl-i İmran 71)
5- Allah çocuk edindi diye iftira ettiler. (Bekara 116)
6- Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler. Âl-i İmran 70)
7- Allah’a iftira ettiler. (Âl-i İmran 78)
8- Yahudi ve Hıristiyanlar, birbirinin dostlarıdır. (Maide 51)
9- Resulullah, dinlerine girmedikçe, Yahudi ve Hıristiyanlar ondan razı olmazlar. (Bekara 120)
10- Dinlerinde aşırı gittiler. (Nisa 171)
11- Kitaplarındaki bilgileri gizlediler. (Maide 15)
12- Ehl-i kitap, “Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyanlar girecek” dediler. (Bekara 111)
13- Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, Cehennem ateşinde ebedi olarak kalırlar. Onlar, halkın en şerlileridir. (Beyyine 6)
http://sites.google.com/site/islamihakikatler/hiristiyanlik/kur-anda-yahudi-ve-hiristiyanlar

Bu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılıyor ki, Yahudiler Tevratı değiştirdiler. Hazret-i Musa’(a.s)nın dini değişince Allahü teâlâ, İncil ile Hazret-i İsa(a.s)’yı gönderdi. Hazret-i İsa’nın dini de bozulunca, İncil, İnciller haline gelince, Allahü teâlâ, Son DİN olarak İslamiyet’i göndermiştir. Hz.Muhammed (a.s.)Son Peygamberdir.

Written by mehmet selim polat

Aralık 11, 2008 at 8:24 am

Din, Kur'an, İslam kategorisinde yayınlandı

Tagged with

HANİF DOSTLAR

without comments

Tıkla>>Annem …Tıkla>>Ses KlibiTıkla>>Gaflet Uykusu  …Tıkla Video>> Reçete-Şiir

Güzel Yazılar


HANİF DOSTLAR.(!)

Sapıkların Yuvaları>> http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=5197&PN=1&TPN=1

CEVAP
Hanif, doğru inanan, hak yolda olan, İslamiyet’e sarılan, Allah’ı bir bilen demektir. Ebu Hanife de kelime olarak hanif babası, doğrunun babası demektir. Baba kelimesi Türkçe’de maksadı tam anlatamıyor, yerine konacak tam bir kelime de yok. Fakat para babası, fakir babası ifadelerinde baba kelimesi daha iyi anlaşılıyor. O halde hanif babası, hakiki Müslümanların babası, hak yolda söz sahibi kimse demektir. Kur’an-ı kerimde de aşağıda bildirildiği gibi, Hz İbrahim, hanif bir Müslümandı. Yoksa onun dini İslamiyet’ten ayrı bir din değildi. Zaten bütün Peygamberler, itikad olarak aynı şeyi bildirmişlerdir. İnsanlar sonradan bozmuşlardır. İtikadda ayrılık olmaz.
Bir âyet meali şöyledir:
(Allah, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’ya emrettiklerini size de din olarak emretmiştir.) [Şura 13]

Güzel Yazılar  

Tek Kur’an Diyenler Sapıklık İçindedirler.
İslam Dininin Kaynakları :Kitap,Sünnet,Kıyas ve İcmadır.

((Radyoman))gibi sahtekarları tanıyormusunuz?.Tanımıyorsanız.(Radyoman)diye arayın,Sapık olduğunu öğrenirsiniz.
Sual: Yabancı bir yazar, “Müslümanlıktan daha kıymetli olan hanif dinidir. Hanif dinine uymak gerekir” diyor. Hanif ne demektir?.

 

Dinlerdeki imanı farklı gibi göstermek yanlıştır; fakat, dinleri, yani kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri farklı olduğundan, Müslümanlıkları da ayrıdır. Mesela Musa aleyhisselamın dininde iç yağı yemek haram idi.

Adamın biri, Kur’an uydurma söz değildir anlamındaki âyetteki söz kelimesinin Arapça’sını almış, Kur’an uydurma hadis değildir diye tercüme etmiş. Başka biri de hanif kelimesini din olarak almış, herkes hanif dinine girmelidir diyor. Âyetlere de istediği yanlış anlamlar vermiş. Verdiği anlamlar şöyle:

“De ki: Hayır, biz Hanif olan İbrahim’in dinindeniz.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız” dediler. Onlara de ki: “Biz, doğru olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.) [Bekara 135] Görüldüğü gibi hanif kelimesinin Türkçesi kasten yazılmamıştır.

Yine yazmış ki: “İbrahim, ne Yahudi, ne Hıristiyan’dı; o Hanif dinindendi.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir: (İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; o, doğru [Allah'ı bir tanıyan] bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67] (Dikkat edilmişse, o Müslümandı ifadesini çıkarıp yerine “o hanif dininden idi” demiş.

Yine yazmış ki: “De ki Allah gerçekçidir. O halde, İbrahim’in dini olan Hanif’liğe uyun.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(De ki: “Allah doğru söyledi. O halde doğru olan, [Allah'ı bir bilen] İbrahim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.) [Al-i İmran 95] (Dikkat edilirse burada da âyet saptırılıyor, İbrahim’in dini olan haniflik deniyor. Doğru olan İbrahim ifadesi değiştirilmiş.)

Yine yazmış ki: “Kim vardır ki, ondan daha güzeli var olsun? İyilik halinde, tam bir ihlas ile kendini Allah’a teslim etmiş (Yaratan ile barışmış) ve Allah’ın indindeki en güzel din olan İbrahim’in dini Hanif’liğe tâbi olmuştur. Allah İbrahim’i dost edinmiştir.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(İyilik eden bir kimse olarak kendini tam bir ihlasla Allah’a teslim eden ve İbrahim’in tevhid dinine uymuş olandan daha güzel din sahibi kimdir? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.) [Nisa 125] Burada da haniflik dini diye bir şey yoktur.

Hanif doğru anlamındadır
Yabancı yazar yine yazmış ki:
“Ben her dinden vazgeçip, yüzümü Hanif olarak o gökleri ve yeri yaratan Allah’a döndüm.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(Ben, bir müvahhid olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a çevirdim. Ben müşriklerden değilim.) [Enam 79] Her dinden vazgeçip diye bir şey yok. Âyetin yukarısında aya, güneşe, yıldızlara tapmadığını bildiriyor. Ben müşriklerden değilim diyor, hâşâ ben Müslüman değilim demiyor. Allahü teâlâ, (İbrahim doğru Müslümandı) buyuruyor. (Al-İ İmran 67)

Yine yazmış ki: “De ki: Rabbim beni İbrahim’in doğru yoluna dosdoğru olan Hanif dinine iletti.”
Âyetin doğru meali şöyledir: (De ki: Beni, Rabbim, doğru yola iletti; O, öyle bir din ki, gayet sağlam ve devamlı, İbrahim’in Hakka yönelmiş tevhid dini.) [Enam 161] Burada da hanif dini diye bir şey yok. Tevhid dini, doğru din ifadesi var. Kasten hanif kelimesinin Türkçe’sini yazmıyor.

Yine yazmış ki: “De ki: Ayrıca yüzünü Hanif dininden ayırma ve sakın ortak koşanlardan olma”
Âyetin doğru meali şöyledir:
(Yüzünü tevhid dinine döndür, sakın müşriklerden olma.) [Yunus 105] Hanif dini diye ayrı bir din burada da yok. Dikkat edilirse hep müşriklerden değildi, tek ilaha inanırdı anlamında söyleniyor.

Yine yazmış ki: “Doğrusu İbrahim Hakk’a yönelen bir kurucuydu. O Hanif idi.”
Âyetin doğru meali şöyledir: (İbrahim Allah’a itaat eden, ona yönelen bir ümmet [önder] idi.) [Nahl 120] Burada hanif dini diye bir şey yok. Hazret-i İbrahim’in dinini tek hak din gibi göstermeye çalışıyor.

Yine yazmış ki: “Halbuki, onlar yalnızca Hanif olmak üzere, dini sadece Allah’a has (özgün kılarak, mezhep imamlarına, şeyhlere, kullara vb. has kılmayarak), Allah’ı bilmekle, salatı ikame etmekle ve zekat vermekle emrolunmuşlardı. En dosdoğru ve gerçekçi din de işte bu Haniflik’tir.”
Burada foyasını meydana çıkıyor. Mezhebe, tasavvufa düşmanlığını açıkça bildiriyor. Bir de namaz demiyor salat diyor. Mealci gruplar, namaz diye bir şey yok salat dua demektir diyorlar. Bu da aynısını mı söylemek istiyor ki? Âyetin doğru meali şöyledir: (Halbuki onlar, doğruya yönelip, dini yalnız Allah’a has kılarak Ona kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. Doğru olan din budur.) [Beyyine 5] Burada da hanif dini diye bir şey yok.

Yine yazmış ki: “Sen artık yüzünü hakka yönelmiş Hanif dine dön ki, Haniflik Allah’ın mayasıdır. İnsanları o maya üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında hiç bir değiştirme ve değişiklik bulunmaz. İşte En doğru ve en sağlam din Haniflik’tir.”
Âyetin doğru meali şöyledir: (Hakka yönelip Allah’ın insanlara yaratılışta verdiği dine [İslam’a] sarıl. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur; işte doğru din [İslam] budur.) [Rum 30] Burada da, hanif dini diye bir şey yok. Bu âyette de Allah’ın gönderdiği dinlerin itikadda değişmeyeceği bildiriliyor.

Yine yazmış ki: “Allah katından geri çevrilmez gün gelmezden önce, yüzünü Hanif dinine çevir.”
Âyette hanif diye bir kelime yok. Kayyim kelimesi var. O da doğru demektir. Burada iyice açık vermiştir. Her doğru anlamındaki kelimeye hanif denirse ortada Kur’an, din diye bir şey kalmaz. Âyetin doğru meali şöyledir: (Allah’ın geri çevrilemeyecek o günü gelmeden önce, yüzünü doğru dine [İslamiyet’e] çevir.) [Rum 43]

Hak din yalnız İslam’dır
Yukarıdaki yazımızda yabancı bir yazarın, hak dinin Müslümanlıktan farklı hanif diye bir din olduğunu söylediğini bildirmiştik. Şimdi hak dinin yalnız İslam olduğunu âyet-i kerimelerle bildiriyoruz:

(Elbette Allah katında [hak] din, İslam’dır. Kendilerine kitap verilenler [Hıristiyan ve Yahudiler] gerçeği bildikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, [İslamiyet hakkında] ihtilafa düştüler. Allah, âyetlerini inkâr edenin cezasını vermekte çok çabuk hesap görücüdür.) [Al-i İmran 19] Bu âyette Allah katında gerçek dinin Müslümanlık olduğu tevil edilemeyecek kadar açıktır.

(Kim, İslamiyet’ten başka bir din ararsa, iyi bilsin ki, o din asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette en büyük zarara uğrayacaktır.) [Al-i İmran 85] İslam’dan başka hanif manif diye bir din uyduranlar büyük zarara uğrayacaktır.

(Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, “Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a verdim” de. Kendilerine Kitap verilenlere ve müşriklere, “Siz İslam’ı kabul ettiniz mi?” de, şayet İslam’ı kabul ederlerse, doğru yola girmiş olurlar, yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını [hakkıyla] görür.) [Al-i İmran 20] Bu âyette de doğru olan dinin İslam olduğu bildiriliyor.

(İbrahim de bu dini kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakub da, ”Oğullarım, Allah

[razı olduğu] dini [İslam’ı] sizin için seçti. O halde [ölüm gelmeden önce Müslüman olun ve] ancak Müslüman olarak ölün” dedi) [Bekara 132]

Dikkat edilirse, falanca din mensubu olarak değil, Müslüman olarak ölün buyuruluyor. Müslümanın eğrisi de, doğrusu da olur. Doğru Müslüman elbette iyisidir. Hanif doğru demektir. Hanif Müslüman doğru Müslüman demektir. Türkçesi ne ise onu söylemek gerekir. Uydurma söz yerine uydurma hadis demek gibi kasten hanif kelimesinin Türkçesini yazmamak art niyetli olmayı gösterir.
(İsa, küfürlerini sezince, “Allah yolunda bana kim yardımcı olacak” dedi. [imanlı] Havariler, “Biz, Allah yolunda yardımcıyız; Allah’a inandık, sen şahit ol, biz Müslümanız” dediler.) [Al-i İmran 52] Hazret-i Âdem’den beri gelen bütün hak dinlerin Müslümanlık olduğu bu âyette de görülmektedir.

Yahudiler: İbrahim Yahudi’dir ve biz onun dinine bağlıyız, demeleri üzerine şu âyet nazil olmuştur:
(De ki, “Ey Ehl-i kitap, “Ancak Allah’a kulluk etmek, Ona bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi rab edinmemek üzere, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin” Eğer yüz çevirirlerse, “Şahit olun, biz Müslümanız” deyin.) [Al-i İmran 64]

Âyette geçen ortak söz, imanın altı esasıdır. Biri noksan olursa o kimse Müslüman olamaz. Âyetin sonunda, enna müslimun = Bizler Müslümanlarız deniyor. O halde Müslüman olmayan, ortak söze gelmiş olamaz. Hazret-i İbrahim’in Yahudi veya Hıristiyan olmadığı, bütün peygamberler gibi Müslüman olduğu şu âyette de açıkça bildiriliyor:
(İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; o, doğru [Allah’ı bir tanıyan] bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67]

Müslüman olarak can verin
Tek hak dinin Müslümanlık olduğunu bildiren âyetlerden bazıları:
([İbrahim ve İsmail dedi ki:] Rabbimiz, ikimizi Müslüman kıl, hem de soyumuzdan Müslüman bir ümmet meydana getir.) [Bakara 128]

(O, meleklerle peygamberleri ilah edinmenizi de size emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size küfrü emreder mi?) [Al-i İmran 80] Müslümanlıktan başka dinin küfür olduğunu bildiriliyor.

(Ey inananlar, ancak Müslüman olarak ölün.)

[Al-i İmran 102]

([Yusuf aleyhisselam dedi ki:] Canımı Müslüman olarak al.) [Yusuf 101]

(Ey Rabbimiz, Müslüman olarak canımızı al.) [Araf 126] Bu âyetlerde, başka din üzerine değil ancak Müslüman olarak ölmek emrediliyor.

(Bugün size dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3] İslamiyet son dindir ve Allah ancak İslam dininden razıdır mealindedir.

(Ben Müslümanların ilkiyim.) [Enam 163] Resulullah, kavminin ilk Müslümanıdır.

(Allah doğru yola koymak istediğinin kalbini İslam’a açar.) [Enam 125] Doğru yol İslam’dır.

(Bana Müslüman olmam emrolundu.) [Yunus 72] Her Peygamber Müslümandır.

[Firavun] “İsrail oğullarının inandığı ilaha ve ondan başka ilah olmadığına iman ettim. Ben de Müslümanım” dedi.) [Yunus 90] İsrail oğullarının inandığı din de Müslümanlıktır.

(Artık Müslüman olacak mısınız?) [Enbiya 108], (Kâfirler, [Cehennemde] keşke biz de Müslüman olsaydık diyecekler.) [Hicr 2] Kurtuluş ancak Müslümanlıktadır.

(Allah, Müslüman olmanız için nimetler veriyor.) [Nahl 81] Nimetler Müslüman içindir.

(De ki: Müslüman olmakla emrolundum.) [Neml 91] Müslüman olmak emrediliyor.

(Ondan [Kur'an gelmeden] önce kendilerine kitap verilenler de [Musevi ve İseviler de] iman ederler. Onlara [Kur‘an] okunduğu zaman, “Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş bir gerçektir. Esasen biz daha önce de Müslüman idik” derler.) [Kasas 52,53] Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa’nın o zamanki dinine mensup olanların da Peygamberimizin ümmeti gibi Müslüman olduğu bildirilmektedir.

(Müslüman erkeklere ve Müslüman kadınlara.… Allah büyük mükafat hazırlamıştır.) [Ahzab 35] Demek ki mükafat ancak Müslümanlaradır.

(Allah’a davet eden ve salih amel işleyip Ben Müslümanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?) [Fussilet 33] Gerçek Müslüman olandan daha iyisi yoktur.

(Âyetlerimize inanıp Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Eşlerinizle Cennete girin. Orada ikram görüp sevindirileceksiniz.) [Zuhruf 69,70] Cennete ancak Müslüman girer.

(Havariler, “Biz iman ettik, gerçek Müslüman olduğumuza şahit ol” demişlerdi.) [Maide 111]

(Musa dedi ki: “Ey kavmim, eğer Allah’a inanıp, halis Müslüman olmuşsanız, ona güvenin.) [Yunus 84]

(Biz Kur’anı Müslümanlara hidayet, rahmet ve müjde olarak indirdik.) [Nahl 89]

(Size Müslüman adını veren Odur.)

[Hac 78]

Hazret-i Süleyman dedi ki: (Bana Müslüman olarak gelin.) [Neml 31]

Melike dedi ki: (Biz daha önce Müslüman olmuştuk.) [Neml 42]

(Sen ancak âyetlerimize inanan Müslümanlara işittirebilirsin.) [Neml 81]

(Ben gerçek Müslümanlardanım.) [Ahkaf 15]

(Biz Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız?) [Kalem 35]
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=557

İşte Hıristiyan,Yahudi ve zındık taifesi.İslamın değerlerini yok sayarak,inkar ederek,Peygamber ve Hadis gibi değerleri yok sayarak.Müslümanı dininden soğutmaya ve ileridede Kuranı yalanlamaya kalkacaktırlar.HANİF DOST,diyenler hakikati halde Müslüman olmayan veya kandırılmış zavallılardır.

Sapıkların Yuvaları>> http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=5197&PN=1&TPN=1

Written by mehmet selim polat

Kasım 10, 2008 at 7:42 am

Bağlantılar, Din, Kur'an, Siyaset, İslam kategorisinde yayınlandı

Terk Edilen islam

without comments

TERK EDİLEN İSLÂM-2

En Doğal Hak,Yaşama Hakkıdır

Written by mehmet selim polat

Kasım 9, 2008 at 10:32 pm

Din, Kur'an kategorisinde yayınlandı

Tagged with

REÇETE,-Bediüzzaman Diyorki

bir yorum

Ehemmiyet vermeseniz de doğuda din eğitimi lâzım
Günlük Risale-i Nur dersi…
 
 
Burada kumandan iken, orada muztar kalmak
Günlük Risale-i Nur dersi Mesnevi-i Nuriye’den…
 
 
 
Sermayenin suistimali
Günlük Risale-i Nur dersi…
 
 
Nursi: Sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır
Günlük Risale-i Nur dersinde 21. Lem’a'daki İhlas Risalesi’nin son dersi
 
 
 
Mesleğimiz kardeşliktir. Kardeş kardeşe peder olamaz
Günlük Risale-i Nur dersinde 21. Lem’a'daki İhlas Risalesi’ne kaldığımız yerden devam ediyoruz
 
 
Manevi şirketin çalışanları için iki örnek
Günlük Risale-i Nur dersinde 21. Lem’a'daki İhlas Risalesi’ne kaldığımız yerden devam ediyoruz
 
 
 
Birbirinde fani olmak
Günlük Risale-i Nur derslerinden İhlas Risalesinin dördüncü düsturu
 
 
Kuvvet haktadır ve ihlâstadır
Günlük Risale-i Nur derslerinden İhlas Risalesinin üçüncü düsturu
 
 
 
Fabrikanın çarkları gibi olmak
Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse te’siri yok
 
 
En makbul dua ve en büyük kuvvet
En mühim bir esas, en makbul bir şefaatçi, en metin bir dayanak noktası, en yüksek bir özellik, en sâfi bir kulluk…
 
 
 
Bir Müslüman nasıl anarşist olur?
Anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir
 
 
Özgürlüğü kötüye yorumlamayın
Artan terör olaylarını bahane ederek özgürlüklerin kısıtlanmasını isteyenlerin dikkatine
 
 
 
Kürtler biçare talihlerine ne zaman yardım edecek?
Güneydoğu merkezli sorunun çözümünde devletin ve bürokratlarının yanlışları ortada. Peki Kürtler üzerlerine düşeni yapıyor mu?
 
 
Eşkiyaları bile ürküten yönetici tipi
Bir zaman, Beytüşşebap aşairinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki:…
 
 
 
Tahribat ve kusurdan başlar sorumludur
Bediüzzaman Said Nursi, Şualar adlı eserinde toplumun olmazsa olmaz şartlarından birini veciz bir şekilde dile getiriyor.
 
 
Anarşiden kurtulmanın beş şartı
Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim etmiştir.
 
 
 
Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan
Balıkesir’in Altınova beldesinde tüm ülkeyi geren Türk-Kürt çatışması üzerine Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a hatırlatılan mektup.
 
 
Asker neferatının siyasete müdahaleleri
Hasmınız, dindeki kayıtsızlığ’ınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar.
 
 
 
En önemli gündem; Amerika’da kaç tane tavuk var?
Herkesin dilindeki Amerikan merkezli yeni bir kriz beklentisinin anlamı: “Amerika” tavukları ne kadardır?”
 
 
İhtiyarlık ebedi bir gençliktir
Bugün 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü. Risale-i Nur Külliyatında Lem’alar isimli eserin 26. Lem’a sı İhtiyarlar Risalesi olarak yazılmıştır.
 
 
 
Ey mebuslar!
TBMM bugün açılıyor. Bediüzzaman Meclisi ziyaretinde milletvekilleriyle çeşitli diyaloglara girmişti.
 
 
Sizle bayramlaşanı, aynen benimle bayramlaşmış gibi kabul ediyorum
Ramazanınızı, hakkınızda bin ay kadar meyvedar leyle-i Kadrinizi, hem saadetli bayramınızı bütün ruhumla tebrik ve tes’id ederim.
 
 
 
Arefe gününde 1000 İhlâs-ı Şerif
Bediüzzaman Said Nursi’nin, arefe günü ile ilgili hatırlatması…
 
 
Hastalıklı siyaset
Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun? sorusuna Bediüzzaman’ın verdiği cevap…
 
 
 
Kadir Gecesi gelen ihtar
İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin hatipleri ve Amerika’nın ehemmiyetli cemiyeti, büyük hükümetler, ruh u canlarıyla Kur’an’a sarılacaklar.
 
 
Ömre bin ömür katan gece
Kadir gecesinin hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i âmâlimize böyle geçmesini niyaz ediyoruz.
 
 
 
Meyve Risalesi’nin Dördüncü Meselesi!!!
Milyonlar, AK Parti ve CHP’li yetkililerin tartışmasına kilitlendi. Risale Haber olarak Meyve’nin Dördüncü meselesini hatırlatıyoruz.
 
 
İnsanı hayvanlığa indiren “Büyük adam”lar!
Bediüzzaman Said Nursi’nin Münazarat adlı eserindeki “büyük adam” ölçüsü…
 
 
 
Duanın kabul olması için ipuçları
“Mü’minin mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır?” sorusuna Bediüzzaman’ın verdiği cevap.
 
 
İstibdat nedir?
Risale-i Nur’da istibdadın tanımı ve mahiyeti…
 
 
 
Risale-i Nur’da dua: Tükenmez bir kuvvetin sebebi
Duâ eden adam anlar ki, birisi var; onu işitir, her şeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder.
 
 
Adalet ama nasıl?
Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez.
 
 
 
Ey gazeteciler!
Gazetecilerin sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı. Ve…
 
 
GÜNÜN DERSİ
Risale-i Nur külliyatından Ramazan Risalesi-3
 
 
 
 

http://www.risalehaber.com/kategori_2_RISALE-I-NUR.html

Written by mehmet selim polat

Ekim 20, 2008 at 9:00 am

Din, Kur'an, Siyaset, Vatan kategorisinde yayınlandı

Tagged with

DÜŞMANLARI DOST EDİNMEYİNİZ

without comments

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

 

TÜRKÇE, DiYANET MEALi

60 – MÜMTEHİNE SÛRESİ

  1. Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inandınız diye Resûlü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa mutlaka doğru yoldan sapmıştır.

 

  1. Şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve inkar etmenizi arzu ederler

 

  1. Yakınlarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermeyecektir. Kıyamet günü Allah aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

 

  1. İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”

 

  1. “Ey Rabbimiz! Bizi, inkar edenlerin zulmüne uğratma. Bizi bağışla. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

 

  1. Andolsun, onlarda (İbrahim ve beraberindekilerde) sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye layıktır.

 

  1. Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.

 

  1. Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever.

 

  1. Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

 

  1. Ey iman edenler! Mü’min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kafirlere geri göndermeyin. Çünkü müslüman hanımlar kafirlere helal değillerdir. Kafirler de müslüman hanımlara helal olmazlar. Mehir olarak harcadıklarını onlara (kocalarına geri) verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde, bu kadınlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Müşrik karılarınızın nikahlarına tutunmayın. (Zira bu nikahlar ortadan kalkmıştır.) Onlara harcadığınız mehri, (evlendikleri kafir kocalarından) isteyin. Kafirler de (İslâm’ı kabul eden ve sizinle evlenen eski hanımlarına) harcamış oldukları mehri (sizden) istesinler. Bu, Allah’ın hükmüdür. O, aranızda hüküm veriyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 

  1. Eğer eşlerinizden biri kafirlere kaçar4 ve siz de onlarla çarpışıp ganimet alırsanız eşleri gidenlere sarfettikleri (mehir) kadarını verin ve inandığınız Allah’a karşı gelmekten sakının.

 

  1. Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 

  1. Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği, kabirlerdeki kafirlerin ümit kestikleri gibi tamamen ahiretten ümitlerini kesmiş bir toplumu dost edinmeyin.

Written by mehmet selim polat

Ekim 14, 2008 at 4:30 pm

Din, Kur'an, Siyaset, Vatan kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Herkes Yaptığının Karşılığını Görecektir

without comments

99 – ZİLZÂL SÛRESİ

1)-2)-3)-Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, “Ona ne oluyor?” dediği zaman,

4)-İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.

5)-Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.

6)-O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.

7)-Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir.

8)-Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.

Written by mehmet selim polat

Ekim 12, 2008 at 6:50 pm

Din, Kur'an kategorisinde yayınlandı

Tagged with

LANETLİK İNSANLAR

bir yorum

HAREKET,KONUŞMA,ŞİİR VE ELBİSEDE ERKEĞİN KADINA,KADININ DA ERKEĞE BENZETMESİ HAKKINDA

البعث الثالث
تشبه الرجل بالمرأةوالمرأة بالرجل في اللباس والشعر والكلام والحركة
الحديث الثالث والثمانون
عن ابن عباس رضي اللّه عنه قال ] لَعَنَ رسولُ اللَّهِ صلى اللّه عليه وسلّم المُتَشَبِّهِينَ مِنَ الرِّجالِ بِالنِّساءِوالمُتُشَبِّهاتِ مِنَ النِّساءِبالرِّجالِ[
رواه البخاري وأبوداود

Seksen üçüncü hadis-i şerif:
İbn-i Abbas’da (RA):

 

[Kendisini kadına benzeten erkeklere,ve erkeklere kendisini benzeten kadınlara Resulüllah lanet okudu.] (Buhari ve Ebu Davud)

_________________________
Hadis-i şerifin mana-i alisi o kadar açıktır ki,hiçbir tefsire lüzum yoktur.Pantolunlu gezen kadın ile,kadınımsı raks yapan zavallı erkeğin haline Allah acısın,Amin…

Written by mehmet selim polat

Ekim 12, 2008 at 7:35 am

Din, Kur'an kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Bediüzzaman

bir yorum

Bediüzzaman Diyorki

”Bir tek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâm’ın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum.,, (Şuâlar, s. 427),,

Written by mehmet selim polat

Ekim 12, 2008 at 5:07 am

Din, Kur'an, Siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Allah’a ibadet

without comments

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    «Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna, kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapanların yoluna değil» (1 Fatiha 6-7).

    Sahih bir yolla gelen haberde Peygamber   (s.a.v)’in  de  şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

    «Yahudiler, kendilerine gazab  edilenlerdir ve  Hıristiyanlar da sapmış olanlardır» (Ahmed  bin  Hanbel lV / 378.  V.  77).

    Nitekim Allah’ın Kitabı da birkaç yerde buna işaret etmektedir. Şu örneklerde olduğu gibi:

    «De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyliyeyim mi? Allah’ın lanet edip gazaba geldiği kimse…» (5 Mâide 60)

    «Gazab üzerine gazaba uğradılar» (2 Bakara 90).

    «Allah’tan gazaba uğradılar ve onlara alçaklık  (damgası)  vurulmuştur» (3 Âl-i İmrân 112).

    Hıristiyanlar hakkında da şöyle buyurmaktadır:

    «Ey Kitab ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir kavmin keyiflerine  uymayın» (5 Mâide 77)

    «Ey Kitab ehli, dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah’ın elçisi, O’nun Meryem’e attığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur»  (4 Nisa 171).

    «Yahudiler: ‘Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da: ‘Mesih, Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlariyle geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini), önceden inkâr etmişlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da (haktan batıla) çevriliyorlar? Hahamlarını ve rahiblerini Allah’tan ayrı rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek İlâh olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir»  (9 Tevbe  30-31).

    «Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah ona Kitab, hüküm ve peygamberlik versin de, sonra (o kalksın) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin; fakat: ‘Öğrettiğiniz ve okuduğunuz Kitab gereğince Rabb’a hâlis kullar olun!’ der. Ve size: ‘Melekleri ve peygamberleri tanrılar edinin!’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size inkârı emreder mi?» (3 Âl-i  İmrân:   79-80).

    «De ki: ‘O’ndan başka (kendilerinde bir şeyler) sandığınız kimseleri çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de (onu) başka bir yana çevirebilirler’. O yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın olanları da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar, O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, cidden korkunçtur » (17 İsrâ 56-57).

    Her türlü eksiklikten arınmış olan Allah, her namazımızda doğru yola; kendilerine gazab edilmiş ve sapmış olanlardan farklı olan ve Allah’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberlerin, sıddîkların, şehîdlerin ve salihlerin yoluna iletmesini dilememizi emrettiğine göre, bu, kulun gazab edilmiş ve sapmışların yoluna düşmesinin korkulacak bir şey olduğunu gösterir. Nitekim Peygamber (s.a.v.)’in de haber verdiği gibi, bu durum vâki olmuştur. O, şöyle buyurmaktadır:

    «Sizden öncekilerin yollarını tıpatıp takip edeceksiniz. Öyle ki, bir kelerin deliğine girmiş, olsalar, siz de ona gireceksiniz.» Ashab; Yahudi ve hıristiyanları mı? Ya Resûlâllah, diye sorunca: «Başka kim olabilir ki» (Buhari, Enbiyâ 50), buyurdu. (Hadîs sahihtir) .

    Selef, doğru yoldan ayrılan âlimlerde yahudilere bir benzerlik, âbidlerde ise, hıristiyanlara bir benzerlik bulunduğu görüşündeydi. Gerçekten, sapan ilim adamlarında; sözlerin anlamını değiştirme, kalb katılığı, ilimde cimrilik, büyüklenme, başkalarına doğru olanı söylemesine rağmen kendisinin bunu uygulamaması gibi şeylerin bulunduğu; sapan ibadet ehlinde ise, peygamberlerle salihler konusunda aşırılık, ibadetlerde ruhbanlık, şekilcilik ve müziğe dalma gibi bid’atler görülmektedir.

    Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) :

    «Beni Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı andıkları gibi anmayın. Ben sadece kulum; Allah’ın kulu ve elçisi deyin»(Buhâri, Enbiyâ 48;   Ahmed   İbn   Hanbel   l/23,   24,   47,   55,   60;   Dârimî, Rıkâk  68), buyurmaktadır.

    Bundan dolayıdır ki Allah, Resûlüllah (s.a.v.)’i makamlarının en yücesi olarak, kullukla nitelemiştir:

    «Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki, geceleyin kulunu yürüttü» (17 İsrâ  1).

    «Kuluna vahyettiğini vahyetti» (53 Necm  10).

    «Allah’ın kulu kalkıp O’na yalvarınca (hayretten hepsi) onun üzerine üşüşüp neredeyse keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi» (72 Cin  19).

    Yine bu nedenle namazdaki oturuşlarda okunduğu gibi, cuma ve bayram hutbeleriyle nikâh ve diğer ihtiyaç anlarında okunan meşru hutbelere de: «Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in, O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim» cümlesiyle başlanır.

    Resûlüllah (s.a.v.) de, ümmetinin kendisi hakkında, hıristiyanların Mesih konusunda düştüğü ulûhiyet dâvası gibi yanlışlara düşmemeleri için, bir kul olduğu gerçeğini sık sık vurgulamıştır. Hattâ biri: «Allah ve sen ne dilerseniz» deyince Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    «Beni Allah’a denk mi tutuyorsun? Aksine, Allah ne dilerse,yalnızca O» (Ahmed  İbn  Hanbel l / 214,   224,  283,   342).

    Yine ashabına:

    «Allah ve Muhammed ne dilerse demeyin. Aksine, Allah ne dilerse, deyin. Muhammed’in dilemesi (O’ndan) sonradır» (İbn Mâce,  Keffarât  13)buyurmuştur.

    Yine şöyle buyurmaktadır:

    «Kabrimi (gidip-gelinen) bayram    yerine    çevirmeyin;    nerede olursanız bana salât getirin, getirdiğiniz salât bana ulaşır» (Ahmed İbn Hanbel ll /367; Ebû Dâvud, Menâsik 100).

    «Allahım, kabrimi tapılan bir put kılma! Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinenlere Allah’ın gazabı çetin oldu»  (Muvatta’,  Kasru’s-Salât  fi’s-Sefer  85).

    «Sizden öncekiler,  kabirleri  mescid ediniyordu. Sakın ha! Kabirleri mescid edinmeyin. Sizi bundan sakındırıyorum, bilesiniz» (Aynı kaynak).

    Ümmetteki aşırılık özellikle şu iki grup içinde meydana geldi . Peygamberlerde ve Ehl-i Beyt imamlarında ulûhiyet bulunduğuna inanan Şia’nın aşırı giden sapıkları; ve peygamberlerle  salihlerde buna benzer şeylerin bulunduğuna inanan tasavvuf  ehli içindeki cahillerden bir grup. Her kim, Peygamberimizde veya herhangi bir peygamberde ulûhiyyet ve rubûbiyyet vehmederse, onun, hıristiyanlardan farkı yoktur. Peygamberlerin nitelikleri Kur’an ve  Sünnetin onlar hakkında belirttiklerinden ibarettir.

    Yüce Allah, İsrâiloğullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:

    «Elçilerime inanır,  onlara yardım eder ve Allah’a  güzel  borç verirseniz, elbette sizin günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım,»(5 Mâîde 12).

    Yine şöyle buyurmaktadır:

    «Biz seni, (ümmetine) şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. (Ey insanlar, bu) Allah’a ve Resulüne inanasınız, O’nu(n dinini) destekleyesiniz, O’na saygı gösteresiniz diyedir» (48 Feth 8-9).

    Bu âyetler, Resûlüllah’ın hakkını anlatmaktadır.

    Allah’ın hakkıyla ilgili olarak da şöyle buyurulmaktadır:

    «…ve sabah-akşam O’nu teşbih edip yüceltesiniz»  (48 Feth 9).

    Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:

    «Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygambere uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men’eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felaha erenler onlardır» (7 A’râf 156-157).

    «De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir» (3 Âl-i İmrân 31).

    «De ki ‘Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Eğer dönerlerse (bilsinler:) muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez» (3 Âl-i İmrân 32).

    «Allah ve O’nun melekleri, Peygamber’i överler. Ey inananlar, siz de O’nu övün, içtenlikle salât ve selâm edin»(33 Ahzâb  56).

    «De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız barınaklar, size Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun (o zaman başınıza gelecekleri göreceksiniz) » (9 Tevbe 24).

    Kur’an’da otuzdan fazla yerde Resülüllah’a itaat emr edilmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    «Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah’ın ve Resulünün çağrısına koşun» (8 Enfâl 24).

    «Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar»  (4 Nisâ 65).

    «O’nun (Resûl’ün) emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından, yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar» (24 Nur 63).

    «Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne çağırıldıkları zaman inananların sözü ancak: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte umduklarına erenler bunlardır, bunlar. Kim(ler) Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’tan korkar, O’(nun azâbı)ndan korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır» (24 Nur 51-52).

    Âyetlerde, itaat Allah ve Resulü için emredilirken, korkma ve sakınma yalnızca Allah için zikredilmektedir.     Nitekim diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır:

    «Yalnızca Benden korkun» (16Nahl 51).

    «Sadece Benden sakının» (2 Bakara 41).

    «İnsanlardan korkmayın.  Benden  korkun» (5 Mâîde 44).

    Yüce Allah yine şöyle buyuruyor:

    «Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli, onların elleri üzerindedir» (48 Feth 10).

    «Peygamberi çağırmayı, herhangi birinizin diğerini çağırması gibi tutmayın» (24 Nur 63).

    «Peygamber, mü’minlere canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir» (33 Ahzâb 6).

    Resûlüllah (s.a.v.)  de şöyle buyurmaktadır:

    «Ben, sizden birinize çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça o kimse îman etmiş olmaz».

    Resûlüllah’ın bu sözleri üzerine Hz. Ömer:        

    «Allah’a yemin ederim ki yâ Resûlâllah, kendimden sonra sen bana herkesten daha sevgilisin», deyince, Resûlüllah:

    «Hayır yâ Ömer, sana, senden de daha sevimli olmadıkça…» buyurdu. O zaman Hz. Ömer: «Sen bana, benden de daha sevgilisin» dedi ve Resûlüllah:  «İşte şimdi oldu» buyurdu(Buhârî,  İman  8;   Müslim,   İman   69).

    Allah Teâlâ Kitabında, Resûlüllah’ın üzerimizdeki haklarını şöyle sıralamaktadır:

    — Resûlüllah’a itaat,

    — Onu sevme,

    — Ona değer verme, 

    — Ona saygı gösterme,

    — Ona yardım ve destek sağlama,

    — Verdiği hükme rıza gösterme,

    — Ona teslim olma,

    — Ona uyma,

    — Ona salât ve selâm getirme,

    — Onu candan ve maldan üstün tutma,

    — Aramızdaki bir anlaşmazlığın çözümü için ona başvurma…

    Yüce Allah:

    «Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur» (4 Nisa 80) buyurarak Resûlüllah’a itâatin kendisine itaat anlamına geldiğini ve :

    «Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmektedirler» (48 Feth 10) buyurarak Resûlüllah’a biat etmenin kendisine biat etmek olduğunu haber vermektedir. Yine:

    «Size Allah’tan ve Resulünden daha sevgili ise…» (9 Tevbe 24) buyurarak sevgide;

    «Allah ve Resulüne  eziyet edenler…» (33 Ahzâb 57) buyurarak eziyette;

    «Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse…» (4 Nisa 13) buyurarak itâatta;

    «Kim de Allah’a ve Resulüne karşı gelir…» (4 Nîsâ 14) buyurarak karşı çıkmada; ve bir de:

    «Allah’ı ve Resulünü hoşnut etmeleri daha uygundu»  (9 Tevbe 62) buyurarak hoşnut etmede Resûlüllah’ın adıyla kendi adını bir arada zikretmektedir. Bu âyetlerde zikredilenler ve buna benzeyen diğer şeyler, Resûlüllah’ın gerçekten hakettiği şeylerdir.

    İbadet ve yardım dilemeye gelince, bunlar yalnızca Allah’adır; bu konuda ortağı yoktur. Nitekim O şöyle buyurmaktadır:

    «Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın» (4 Nisa 36).

    «Sadece Sana kulluk eder, sadece Senden yardım dileriz» (1 Fatiha 5).

    «Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a özgü kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri emredilmişti» (98 Beyyine 5).

    Aşağıdaki örneklerinde olduğu gibi bazı âyetlerde de ibadet ve yardım dilemek bir arada zikredilmiştir:

    «O’na kulluk et ve O’na dayan» (11 Hûd  123).

    «Ve ölmeyen diriye dayan, O’nu överek teşbih et» (25 Furkân 58).

    «yalnız O’na tevekkül eder ve yalnız O’na yönelirim» (11 Hûd 88).

    Aynı şekilde tevekkül de yalnızca Allah’a yapılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    «Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etsinler» (12 Yûsuf 67).

    «De ki: ‘O halde Allah’tan başka çağırdıklarınızı gördünüz mü, şimdi Allah bana bir zarar vermek istese, onlar mı O’nun vereceği zararı giderecekler? Bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun rahmetini durdurabilirler mi?’ De ki: ‘Allah bana yeter. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül ederler» (39 Zümer 38).

    «Onlar ki, halk kendilerine: ‘İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, bu söz, onların îmanını arttırdı. Ve. ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’, dediler» (3 Âl-i İmrân  173)

    Dua, ister ibadet duası olsun, ister ihtiyaç ve yardim dileme duası olsun sadece Allah’a yapılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır :

    «Mescidler, kuşkusuz Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a yalvarırken bir başkasını katmayın, Allah’ın kulu O’na yalvarmak için kalkınca (hayretten hepsi) onun üzerine üşüşüp nerdeyse keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi. De ki: ‘Ben ancak Rabbime yalvarırım ve O’na kimseyi ortak koşmam» (72 Cin  18-20).

    «Kâfirlerin hoşuna gitmese de, dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua edin» (26 Şuârâ 213).

    «Allah ile beraber başka bir tanrı çağırma, sonra azab edilenlerden olursun»(40 Ğafir 14).

    «Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaranları kovma» (6 En’âm 52).

    Meleklerle peygamberlere ve başkalarına dua edenleri de kınayarak şöyle buyurmaktadır:

    «De ki: ‘O’ndan başka (kendilerinde bir şeyler) sandıklarınızı çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de başka bir yere çevirebilirler. O yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın olanları da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar; O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, cidden korkunçtur» (17 İsrâ 56-57).

    İbn Mes’ûd’un şöyle dediği rivayet edilir: «Bir topluluk meleklere, Mesih’e ve Uzeyr’e dua ediyordu, bunun üzerine Allah buyurdu ki: Sizin kendisinden korktuğunuz, ümit bağladığınız ve yaklaşmaya çabaladığınız gibi, şu dua ettikleriniz de Allah’tan korkuyor, O’ndan diliyor ve O’na yaklaşmaya çalışıyorlar.»

    Allah Teâlâ yine şöyle buyuruyor:

    «Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur» (17 İsrâ 67).

    «Yahut dua ettiği zaman darda kalmışsa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden kaldırıp) açıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var?» (27 Nemi 62).

    «Onlar ki Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler» (25 Furkân 68).

    Allah’ı birlemekte, ibadette ve yardım dilemekte dini O’na halis kılmak, Kur’ân’ın pek çok yerinde dile getirilmiştir. Aslında bu, îmanın odak noktasıdır; İslâm’ın evveli ve sonudur. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır:

    «Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şehadet edinceye kadar onlarla savaşmaya emrolundum» (Buhârî, İman 17; Müslim, İman 32-36; Ebû Dâvud,’ Cihad 95;  Tirmizî, Tefsir sûre 88;  Nesâî, Zekât 3).

    «Öyle bir söz biliyorum ki, ölüm sırasında onu her kim söylerse ruhu bir ferahlık duyar» (İbn Mâce, Edeb  54).

    Yine şöyle buyurmaktadır:

    «Her kimin son sözü ‘la ilahe illallah’ olursa, cennet onun için vacip olur» (Aclûni, Keşfu’l-Hafâ ll /273).

    «La ilahe illallah» dinin ve îmanın kalbi, öteki ameller de diğer organlarıdır. Resûlüllah (s.a.v.)’in:

    «Muhakkak ki ameller niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği vardır; her kimin hicreti, Allah ve Resulü için ise hicreti Allah ve Resulü içindir. Her kimin hicreti, elde edeceği bir dünya veya evleneceği bir kadın için ise, hicreti kendisine hicret ettiği şey içindir» (Buhârî  Cenâiz 1;   Ebû  Dâvud,   Cenâiz   16;   Ahmed  bin   Hanbel  V/233-247) hadîsi niyetin, kalbe dayalı bir amel olduğuna ve onun, amelin temelini oluşturduğuna ilişkin açık bir delildir. Dini Allah’a halis kılmak, sadece O’na ibadet etmek ve getirdiği şeylerde Resûlüllah’a uymak, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmektir.

    Bu nedenle Şeyh Yahya es-Sarsarî’nin, Resûlüllah (s. a.v.)’i öven kasîdelerindeki, Resûlüllah’tan yardım istemeyi dile getiren: «Sana sığınırım, senden yardım ister ve senden güç kuvvet dilerim» gibi sözlerini reddediyoruz. (Buhârî,   Bed’u'l-Vahy   1;   Müslim,   İmare   155;   Ebû   Dâvud,   Talâk   11:Nesâi. Tahare 59,  Talâk 24;  İbn Mâce,  Zühd  26)

    İnsanların, doğru kimselerden ve kendilerini onlara benzetenlerden yardım dilemelerini ve onlara sığınmalarını da kabul etmiyoruz. Bu konuyu halkın ve seçkinlerin bulunduğu topluluklarda dile getirip Tevhid’i açıkladık. Allah’ın izniyle onlar bu açıklamalardan yararlanmışlardır.

    Allah’ın, bütün peygamberleri onun esasları doğrultusunda gönderdiği İslâm dini geneldir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    «And olsun Biz, her ümmet içinde: ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan sakının’ diye bir elçi gönderdik» (16 Nahl 36).

    «Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona.’Benden başka tanrı yoktur, Baha kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım»  (21 Enbiyâ 25).

     «Senden önce gönderdiğimiz   elçilerimizden sor.Rahmân’dan başka tapılacak tanrılar yapmış mıyız?» (43 Zuhruf 45).

    «Ey elçiler, güzel şeylerden yiyin ve yararlı iş yapın. Çünkü Ben yaptıklarınızı bilmekteyim. Ve işte bu ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, Benden korkun» (23 Mü’minûn 51-52).

    «O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat esası olarak koydu. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat kendilerini çağırdığın (bu) şey, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.» (42 Şûra 13).

    «Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım» (51 Zâriyât 56).

    Bir hadîs-i .şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

    «Peygamber (s.a.v.) Muâz b. Cebel’e. Yâ Muâz, Allah’ın kulları üzerindeki hakkını biliyor musun? diye sordu. Muâz diyor ki: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedim. Buyurdu ki: Onlar üzerindeki hakkı; O’na ibadet etmeleri ve ortak koşmamalarıdır. Peki ya kullar bunu yaptıkları takdirde, onların O’nun üzerindeki haklarını biliyor musun? Onları azaplandırmamasıdır» (Buhârî,   Cihâd   46;    Müslim,   İman   48;   İbn   Mâce   Zühd   35;   Ahmed İbn Hanbel lll / 261).

    İbn Abbas   da:

    «istediğin zaman Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman da O’ndan dile» buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâme 59; Ahmed İbn  Hanbel l /293, 303, 307).

    Korkma, sığınma, teslim olma ve tevbe, ibadet kapsamına girer. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    «(O peygamberler) Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar» (33 Ahzâb   39).

    «İnsanlardan korkmayın, benden korkun» (5 Mâide 44).

    «Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar onarırlar» (9 Tevbe 18).

     Hz. İbrahim, kavmiyle tartışırken şöyle demiştir:

    «Ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden korkmam.  Rabbim ne» dilerse o olur. Rabbim, bilgice  her şeyi  kuşatmıştır. Hâlâ öğüt almıyor musunuz? Hem siz, Allah’ın size, (tanrı oldukları) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben nasıl (O’na) ortak koştuğunuz şeylerden korkarım?. Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki topluluktan hangisi  (tek Allah’a inananlar mı, yoksa Allah’a ortak koşanlar mı) güvende olmaya daha lâyıktır. İnananlar ve îmanlarını haksızlığa bulamayanlar… İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır » (6 En’âm 80-82).

    «Andlarını bozan, Resulü (Mekke’den) çıkarmaya yeltenen ve ilk önce kendileri sizinle savaşa başlamış olan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten inananlar iseniz, kendisinden asıl korkmanız gereken Allah’tır»  (9 Tevbe 13).

    «Benden sakının» (2 Bakara 41).

    «Kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa…» (24 Nur 52).

    Hz. Nuh da kavmine :

    «Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun, bana da itaat edin» (71 Nuh 3)demiştir. Böylece ibadet ve korkmayı Allah’a ait kılmış, kendisine de itaat edilmesini istemiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır :

    «Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik» ( 4 Nisa 64) Hz. Hûd, Salih, Şuayb, Lût ve diğer peygamberler de:

    «Allah’tan korkun, bana itaat edin»  (3 Al-i İmrân   50;    26 Şuarâ   108,   110,   126,   131,   144   vs.) demişlerdi. Onlar, korkma ve sakınmayı Allah’a ait kılmış ve kendilerine de itaat edilmesini istemişlerdir. Aynı şekilde Kur’ân’ın pek çok yerinde: «Allah’tan korkun», «Allah’tan sakının», «Sizden önce kendilerine kitab verilenlere ve size Allah’tan korkun diye tavsiye ettik» buyurulmaktadır.

    «İşte böyle…» Yazma nüshada  silik.   (Derleyen).

    Yine şöyle demektedir:

    «Yalnız O’na tevekkül eder ve yalnız O’na yönelirim» (11 Hûd 88).

    «Rabbinize dönün, O’na teslim olun» (39 Zümer 54) .

    Hz. İbrahim hakkında da:

    «Rabbi ona. ‘İslâm ol’ demişti, ‘âlemlerin Rabbine teslim oldum’, dedi» (2 Bakara 131) . Belkîs de:

    «(Artık) Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum» (27 Neml 44 ) demiştir. Yine şöyle buyurulmaktadır:

    «Din yönünden hangi insan iyilik edici olarak kendini Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olandan daha güzeldir?» (4 Nisa 125).

    «Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı, Rabbinin yanındadır» (2 Bakara 112 ).

    «Hepiniz topluca Allah’a tevbe edin» (24 Nur 31) .

    «Kim tevbe eder ve güzel amel işlerse, o, kabul edilir bir kimse olarak Allah’a döner» (25 Furkân 71).

    «Yaratıcınıza tevbe edin» (2 Bakara 51).

    «Allah’a yürekten tevbe  edin» ( 66 Tahrîm  8 ) .

    Bağışlanmayı dileme konusunda da:

    «Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayandır» (71 Nuh 10).

    «Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin» (11 Hûd 52 ), buyurmaktadır.

    Yağmur duasıyla düşmanlar aleyhine yapılan duada olduğu gibi, rızık isteme ve yardım dileme konusunda:

    «Siz rızkı Allah’ın yanında arayın, O’na tapın ve O’na şükredin» (29 Ankebût  17).

    «Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra artık size yardım edecek kim var? Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler» (3 Âl-i  İmrân 160)buyurmaktadır.

    Yardım dileme konusunda:

    «Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da dileğinizi yerine getirdi» (8 Enfâl 9).

    Korunmayı isteme konusunda:

    «Biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekûtu (mülk ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollan(maya muhtaç ol)mayan kimdir, de. (Her şeyin yönetimi) Allah’a aittir, diyecekler. O halde nasıl büyüleniyorsunuz, de» (23 Mü’minûn  88-89).

    Sığınma konusunda:

    «De ki: Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkarana» (113 Felâk  1)

    «De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine» (114 Nâs 1).

    «Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım. Ve onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım Rabbim» (25 Mü’minûn 97-98).

    «Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın» (16 Nahl 98), buyurmaktadır.

    Firavun’un ailesi içindeki mü’min kişinin dediği gibi, işi Allah’a havale etme hususunda da:

    «Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kullan görür»(40 Mü’minûn 44)buyurmaktadır.

    Peygamber   (s.a.v.)’in uyumadan önce  söylenmesini     öğrettiği duayla ilgili hadîste:

    Allah’ım, kendimi Sana teslim ettim, Sana yöneldim. İşimi Sana havale ettim, sırtımı Sana dayadım»  (Buhârî,   Tevhid   34;   Deavât   5,   6,   8;   Müslim,   Zikr   56,   57,   68;   Ebû Dâvud, Edeb 8; Nesâî, Zekât 1; İbn Mâce, Dua 35)buyurulmaktadır.

    Yüce Allah, yine şöyle buyurur:

    «Rablerinin (huzuruna) toplanacaklarına (inanıp bu durum)dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin O’ndan başka ne dostları, ne de şefaatçileri vardır» (6 En’âm 51).

    «Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı, sonra arş’a istiva etti. Sizin, O’ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur» (32 Secde  4).

    Dost (veli), işlerinin hepsini üstlenen, şefaatçi ise, onda yardımcı olandır. Kulun Allah dışında bağımsız bir başka dostu ve belirli bir yardımcısı yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    «Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir iyilik dilerse, O’nun keremini de geri çevirecek yoktur» (10 Yûnus 107).

    «Allah, insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olmaz. O’nun tuttuğunu da O’ndan sonra salacak yoktur» (35 Fâtır 2).

    «Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: ‘Onlar hiçbir şeye güçleri yetmeyen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı? De ki: ‘Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur» (39 Zümer 43).

    «De ki: Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip olmadığı, her ikisinde de bir ortaklığı bulunmadığı ve hiçbiri Allah’a yardımcı olmadığı halde tanrı olduklarını ileri sürdüklerinizi yardıma çağırsanıza! O’nun yanında kendisine izin verilenden başka kimsenin şefaati fayda vermez» (34 Sebe’ 22-23).

    «O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?» (2 Bakara   255).

    «Allah dilediğine ve razı olduğuna izin vermeyince, göklerde bulunan nice meleğin şefaati hiçbir işe yaramaz» (53 Necm 26).

Written by mehmet selim polat

Ekim 11, 2008 at 7:53 pm

Din, Kur'an kategorisinde yayınlandı

Tagged with

DOST EDİNMEK

bir yorum

(BAKARA suresi 120. ayet):

 

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

(MÂİDE suresi 51. ayet):

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.

Written by mehmet selim polat

Ekim 11, 2008 at 5:28 pm

Din, Kur'an kategorisinde yayınlandı

Tagged with

İman Ağacı

without comments

Resmi Tıkla Sılaytı İzle.

İman ağacını bir bir keserek budaladılar,budalalar.

Written by mehmet selim polat

Ekim 2, 2008 at 2:30 pm

Din, Kur'an, Siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Hz.ÖMER ve HALİFELİĞİ

without comments

ÖMER B. HATTAB (r.a)

 İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)’ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke’de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka’b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş’in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil’in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme’dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)’in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)’ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)’in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)’ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)’i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer’in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur’an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur’an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur’an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)’ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)’ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)’ın Daru’l-Erkam’da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: “Bu Ömer’dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır” diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)’ın iki yakasını tutarak;
“Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!” dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa’d, Tabakatu’l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).
Rivayetlere göre Ömer (r.a)’ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)’ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt” şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa’d, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa’d, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah’a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah’ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah’ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes’ud’un; “Ömer’in müslüman oluşu bir fetihti” (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa’d, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî’nin İbn Abbas’tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)’ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.
O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine’ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke’den gizlice Medine’ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine’ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: “Ömer’den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ’be’ye gitti. Kureyş’in ileri gelenleri Kâ’be’nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ’be’yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim’de iki rek’at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; “Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin” dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes’ud;
“Onun hicreti bir zaferdi” (İbn Sa’d, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)’ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: “Allah, hakkı Ömer’in dili ve kalbi üzere kıldı” (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler’e karşı gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye’de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ’nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Resulullah (s.a.s)’ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir’in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer’i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)’ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; “Rabbin seni Ömer’i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir” demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; “Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım” karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman’ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer’i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey’at edilmesini istedi. Oradakilerin bey’at etmesiyle Hz. Ömer’in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü’l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler
Resulullah (s.a.s)’ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.
Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)’ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)’in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye’nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam’ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu’be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.
Suriye’nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)’a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine’den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye’ye doğru yola çıktı. Cabiye’de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs’e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs’te kaldıktan sonra Medine’ye geri döndü.
Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan’a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır’ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır’dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye’den sonra, Mısır’da da Bizans’ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).
İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.
Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.
Hz. Ömer’den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği “divan” teşkilatını kurdu.
Ayrıca, Suriye ve Irak’ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak’taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine’de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.
Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.
Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe’ye, Şureyh b. el-Haris’i, Mısır’a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî’yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine’deki kadısı Ebû Derda (r.a)’dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari’dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).
Hz. Ömer (r.a)’ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur’an-ı Kerim’i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm’ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur’an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).
İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).
İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer’in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid’in Taberiye’de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).
Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan’ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.
Sa’d b. Ebi Vakkas, Kadisiye’de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin’de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa’d'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.
Amr b. el-As, Mısır’ı fethettikten sonra İskenderiye’yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)’dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır’daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil’in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.
Hz. Ömer’in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O “istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur” demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler’in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer’in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer’den sorar diye korkarım” sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.
Bir defasında Eslem’le birlikte Harra taraflarında (Medine’nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem’e; “Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim” dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; “Işıklı aileye selâm olsun” dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; “Allah bunu Ömer’den elbette soracaktır” diye ekledi. Hz. Ömer, ona; “Ömer bu durumu nereden bilsin ki?” diye sorduğunda kadın;
“Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu” karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem’le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); “Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım” diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; “O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum” demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; “Siz bu işe Ömer’den daha layıksınız” dedi. Hz. Ömer;
“Ömer’e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun” dedi.
Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
İlmi
Hz. Ömer’in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer’in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)’ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal’acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer’in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)’den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer’in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).
Ayrıca o, Kur’an-ı Kerim’in te’vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: “Ebu Bekir ve Ömer’den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum” karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm’ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.
Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; “Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah’a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım”.
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.
Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; “ve namazı ailene emret” (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
“Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum” (Şıblî, a.g.e., II, 373).
Hz. Ömer (r.a)’in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran’a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid’in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine’den Mekke’ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)’i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef’i gördüğünde ona; “Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun” dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; “Benden daha iyi köle kimmiş?” diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)’ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)’a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm’ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)’in Medine’de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber’in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: “Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur” (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.
Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab’a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)’ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab’a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)’ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)’in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)’dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer’in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; “Allah yaşını güldürsün ya Resulullah” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); “Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular” dediğinde Hz. Ömer; “Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın” dedi. Sonra da kadınlara dönerek; “Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)’den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?” diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; “Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)’den sert ve haşinsin” dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 22).
Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:
“Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer’e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer’den kaçmasın” (Suyûtî, a.g.e., 133).
Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)’ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: “Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)’ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah doğruyu Ömer’in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır” (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer’i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır” (Suyûtî, aynı yer).
Ömer (r.a)’ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te’yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: “Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim’de, hicab’da ve Bedir esirlerinde” (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)’e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)’ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).

>>>>> http://www.sevde.de/Sahabeler/HzOMER_B_HATTAB.htm

Written by mehmet selim polat

Ekim 1, 2008 at 7:27 pm

Din, Kur'an, Siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with