TERK EDİLEN İSLÂM-2
En Doğal Hak,Yaşama Hakkıdır
MEHMET SELİM POLAT

******Kafirlere, zalimlere hümanist duygularla yumuşak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve sevgiyle muamele yaklaşımına gelince bunu da Allah’u Teâla kesinlikle reddediyor:“O halde (hakikati) yalanlayanlara tabi olma. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9 )
فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ ve وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

Allah nezdinde hak din İslâm’dır. إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ
Kabul etmek zorunda olduğumuz gerçeklerden biriside, müslüman bir kimse için cahili düzenlerin egemenliği altında, inanç ve amel bakımından bir takım tavizler vermeden , fedakarlıklarda bulunmadan yaşamaya imkan olmadığıdır. Bu fedakarlıklar ise övülmeye layık fedakarlıklar değillerdir. Bilakis bunların çoğu normal şartlar altında yapılmaması, gereken tavizlerdir. Günümüzde ve içinde bulunduğumuz beşeri sistemin otoritesinde bulunan cahiliye idarelerinde , müslümanların yüzyüze geldikleri sıkıntılardan, içinden çıkmakta zorluklarla karşılaştıkları hallerden birisi de bu tür tavizleri vermek veya vermemek gibi bir sıkıntı yaşamalarıdır.
Esasen müslümanların cahili bir düzenin egemenlği altında kalarak istenen anlamda İslami bir hayat sürmesi, bütün ilişkilerini islamın öngördüğü şekilde ve islama uygun bir zeminde şekillendirip , sorumluluklarını yerine getirebilmesi , mümkün olan bir şey değildir.
Fir’avuni düzenlerin egemenlikleri altında (dar’ul-harb) yaşayan müslümanlara, bulunduları yerden ayrılıp eğer varsa baskılardan uzak bir şekilde daha rahat yaşayabilecekleri bir ortama hicret etmelerinin emredilmesinin sebebi de budur.
Cahili düzenlerin egemenliği altında yaşayan , sırf “rabbim Allah’tır“ dedikleri için zulum ve baskıya maruz kalarak akidesine ,inancına uygun bir hayat sürmekte zorluklarla karşı karşıya bırakılan müslümanlara , dar-ı islamda yaşayan müslümanların yardımcı olmakla görevli olmalarının sebebi de budur.
Akidesini yaşamak, inancını hür bir irade ile seçip tercihine uygun bir hayat sürmek fırsatını egemenlik ve zulumleri altına aldıkları insanlara vermeyen düzenlere karşı müslümanlar, gerektiğinde cihad ederek bu tür zalim ve baskıcı düzenlere son verip, zulum ve baskılarını ortadan kaldırmakla görevli olmalarının sebebi de budur.
Ancak çeşitli sebeplerle hicret edemeyen müminler , küfrün , zulmun ve cahili düzenin saptırıcılıkları , türlü çeşitli hile , desise ve komploları karşısında daha az tavizli ve daha yoğun ve kararlı İslami tavırlı bir mücadeleyi nasıl verebilecektir?.
Özellikle de akideleri açısından ve İslam’ı hakim kılma açısından mutlaka izlemek zorunda oldukları ilkeler açısından kendilerini yanlışlıklardan koruyabilmek için neler yapmamalıdırlar?.
Müslümanın her hususta Allah Rasulune uymak , O’nu yaşayışyla , ilişkileriyle örnek almak zorundadır .
“- Andolsun ki ; sizin için , Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah Rasulu güzel bir örnektir “ ( Ahzab 21 )
“ Deki : Eğer siz , Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah ‘da sizi sevsin ve günahlarınız bağışlasın . Allah günahları bağışlayandır , esirgeyendir . “ “De ki : Allah’a ve rasulune itaat edin . Eğer yüz çevirlrlerse , şüphesiz Allah kafirleri sevmez “ ( Al-i İmran 31-32 )
Müslüman , ferdi ailevi , ahlaki , ruhi , iktisadi hayatında , sosyal ve toplumsal ilişkilerinde Allah Rasulunu örnek almak zorundadır . İslam’ın egemenliği altında yaşamak halinde böyle bir örnek alış elbetteki büyük problemler doğurmaz . Ancak İslami olmayan cahili düzenlerin egemenliği altında yaşanması halinde bu örneğe uygun tavırlar nasıl belirlenecektir ? Bizim için büyük önem taşıyan şu ayeti kerimeye dikkat kesilelim :
“ Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar ettikleri, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Resulü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur ” (Mümtehine 1)
“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır. Hani onlar (putperest ve cahili egemenliği kabul eden) kavimlerine demişlerdi ki: “Bizler sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi (düzen ve dininizi) reddediyoruz .Siz (şirki terk edip) bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.”demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.” (Mümtehine 4)
İlk ayette , beşer olarak göz önünde bulundurduğu bir takım mülahazalarla hareket eden ve bunun sonucunda Rasulullah’ın Mekke’yi feth etmek üzere hazırlık yaptığı haberini gizlice ulaştırmaya çalışan Hatıb b. Ebi Beltea ‘nın tutumu vesilesiyle, müminlerin müşriklere karşı takınmaları gereken başka türdeki tavırları dile getirilmektedir.
İslam’ın egemen olduğu bir dönemde bile müslümanlar, kafirler arasında yaşayan yakınlarına herhangi bir kötülük gelmemesi gibi mazur görülebilecek bir maksat dolayısıyla dahi olsa ,müslümanların özellikle gizli ve saklı kalması, kafirler tarafından bilinmemesi gereken stratejik bilgileri herhangi bir yolla ulaştıramaz , ima yoluyla dahi olsa onlara bilgi veremez.
Ya İslami hareket , cahili düzenin yakın takibi ,nefes aldırmak istemeyen , zulmu ve saptırmak için hain ve sinsice tetikte bekleyişi , hatta bu uğurda aralıksız ve hummalı bir faaliyet içerisinde olması söz konusu ise ; müslümanların cahiliye düzenlerine karşı tavrı ne olabilir?. Cahili çarkın bir dişlisi olarak kalmaya devam edildiği sürece ayet-i kerimede “ teberri “ ile yani uzak ve beri olmakla ifade edilen tavrı takınmak nasıl mümkün olacaktır?. Cahili düzen ve bu düzenin sahipleri , koruyucuları ve inanıcıları nasıl inkar edilecek , reddedilecektir?. Müminler ile kafirler arasında esasen var olan kin,düşmanlık ve bunun sonucu olan mücadele nasıl ortaya çıkabilcektir?.
Egemen cahili düzen ile barış halinde yaşamanın yolları aranarak , bu uğurda İslam’ın ilkelerinden ve müslüman kimliğin en belirgin niteliklerinden tavizler verilerek böyle bir mücadeleyi başlatmak ve cahili düzene karşı sağlıklı bir şekilde gereken mücadeleyi vermek nasıl mümkün olabilir?. Cahili düzenin aygıtlarından bir aygıt olarak yada bu aygıtın önemli yada önemsiz bir yerlerinde bulunarak, bu aygıtın bütünleyici bir parçası olarak , üstelik bunun islami, sağlıklı ve huzurlu bir yol olduğu telkinleri de yapılarak takınılan tavırlar, müslümanın örnek alması gereken tavırlar mıdır?. Bu tavırlar dünya hayatında ve yalnızca maddi ölçülere göre zahiri bir esenliğe sebep gibi görünse dahi, takınmamız istenen tavırlar değildir. Bunlar örnek almamız gereken tavırlar olmadığına göre, yine de bu tür tavırları takınırsak kendiliğimizden (nefsimizden,heva ve hevesimizden) tavır üretmiş olmaz mıyız?. Böylece cahili düzenin ekmeğine yağ sürmüş olmuyor muyuz?. Aslında Peygamber (s.a.) efendimize karşı mekke müşrik düzeninin tavrı da bu olmuştu.
“Onlar arzu ettiler ki , sen yumuşak davranasın , o zaman kendileri de yumuşak davranacaklardı“ ( Kalem 9 )
İslam yolunda muvahihidi bir duruş sergilerken, ve böyle mücadele içerisindeyken ,cahili düzenlerin egemenliği altında bulunulsun , ister İslam’ın belli bir egemenlik alanı olmakla birlikte küfre karşı sıcak mücadele vermek hallerinde olsun , müslümanların sıkıntısız , imtihansız , ibtilasız (bela,musibet) kaldıkları hangi dönemde görülmüştür ki?. İmtihan ve ibtila kaçınılmazdır.Bu imtihanları başarı ile geçmenin , bu belalardan Rabbi razı edecek biçimde kurtulmanın yolu ; İslam üzere , Kur’an’ın gösterdiği örneklere uymaktan ,en ufak bir taviz vermeden sabırla sebatla yürümektir .
“ Ey iman edenler , sabırla, namazla (allah’tan ) yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”-“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler.
Fakat siz anlayamazsınız “-“ Andolsun ki ; sizleri biraz korku , açlık , mallardan , canlardan ve ekinlerden yana bir eksiklikle sınayacağız . sabredenleri müjdele ! “(bakara 153,154,155)
Allah’ın ve peygamberinin bizlere yol olarak göstermediği hiçbir yol ;Allah’ın yolu olamaz. Allah’ın yolu olmayan bir yolla mücadele vermek, en azından bid’attir. Bid’atin doğruluğunu savunmak , bu bid’at yolu izlemek suretiyle Allah’tan ecir beklemek ise başlı başına safdilliktir.Çünkü bid’at eğer günah değilse,ecre hiçbir zaman sebep teşkil etmez. İslam adına mücadele verdiğini ileri sürüp, bu mücadele yolunu , her alanda örnek almamız gereken Hz. Peygamber’in izlediği yolun dışında kalan yollardan seçenler , bu sağlıklı yola çağıranlara karşılık , yollarının tehlikesiz olduğunu belirterek haklı olduklarını vurgulamaya çalışanlar, böyle bir gerekçe göstermekle ikinci bir sefer yanıldıklarını bilmelidirler.
Kafirlerin ellerinde bulundurdukları güçleri yanlışlıklara bahane göstermek , yanlış bir harekettir. Kişiyi Allah’tan korkmak yerine , şeytan’ın dostlarından korkmak alçaklığına mahkum eder .
“ İnsanlar (müşrikler , kafirler ) onlara:”Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, (gücünüz onlara yetmez) o halde onlardan korkun.” dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: “Allah bize yeter.O ne güzel vekildir “. ( Al-i İmran 173 )
“De ki:”Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez. . O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” – De ki: “Siz hakkımızda iki güzelin (Zafer veya şehadet) birinden başkasını mı gözetir durusunuz?.Biz ise size Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle bir azap indirmesini gözetiyoruz. Haydi siz gözete durun, biz de sizinle beraber gözetmekteyiz.” (Tevbe 51- 52)
Müminler,takdir edildiği şekliyle gerçekleşmesi kaçınılmaz olan kadere iman ederler.O bakımdan onlar, korkudan ve dünya hayatına tutkunluktan meydana gelen hesaplarda bulunmak yerine, Allah’ı razı edecek yolların peşinde olurlar. Cahili düzenlerin önlerine yol diye çıkardıkları metodları izleyerek, onlardan taviz koparacaklarını sanarak en büyük ve verilmemesi gereken tavizleri vermek yerine, mevlalarına sığınarak O’nun kendileri için, akidelerini egemen kılmak yolunda belirlenmiş olduğu tartışılmaz doğru ve islami hedeflere yalnız kendisinin ulaştıracağı şeklindeki İlahi garantiye sahip olan nebevi yoldan başkasını izlemeyi asla kabul etmezler.
ALLAH (c.c.) İnsanları imtihan etmek için bazı yasak ve emirler verir.
1. Bu imtihan şekli Bazı peygamberlerde değişik şekillerde olur.
2. Yahudilere Cumartesi günü balık avlamayı Allah yasaklamıştı,Yasağa uymadıkları için lanetlendiler ve helak oldular.
3. Biz Müslümanlara,İhramlıyken kara avcılığı veya hayvan etinin yenmesini Allah yasaklarken Deniz avına müsaade ediyor.
4. Her iki tür hayvanda helal olmasına rağmen karadaki yasak,denizdeki mübah,halbuki her ikiside canlı ve hayvandır.
5. Bu yasak dan maksat emre itaat ve uymaktır,imtihanı kazanmak veya kaybetmektir. Hem öyle değilmi?.
“DENİZ AVI”
(MÂİDE suresi 96. ayet):
أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَّكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِيَ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanmanız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı. İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.
“CUMARTESİ”
(BAKARA suresi 65. ayet):
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ
İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
(NİSA suresi 47. ayet):
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً
Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab’a) iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.
(A’RAF suresi 163. ayet):
واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk.
(NAHL suresi 124. ayet):
إِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
Cumartesi tatili, ancak onda ihtilaf edenlere (farz) kılınmıştı. Kıyamet günü Rabbin, muhakkak onların ihtilafa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir.
A’LÂ SURESİ
A’LÂ SURESİ
http://msp1955.spaces.live.com/default.aspx





İslamî Ahlak ve Ahlaksızlığın Sebepleri:
Türkiyede,maddi kirizden ziyade,Ahlaksızlık ve işsizlik kırizi vardır.
Bu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılıyor ki, Yahudiler Tevratı değiştirdiler. Hazret-i Musa’(a.s)nın dini değişince Allahü teâlâ, İncil ile Hazret-i İsa(a.s)’yı gönderdi. Hazret-i İsa’nın dini de bozulunca, İncil, İnciller haline gelince, Allahü teâlâ, Son DİN olarak İslamiyet’i göndermiştir. Hz.Muhammed (a.s.)Son Peygamberdir.



En Doğal Hak,Yaşama Hakkıdır
60 – MÜMTEHİNE SÛRESİ
99 – ZİLZÂL SÛRESİ
1)-2)-3)-Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, “Ona ne oluyor?” dediği zaman,
4)-İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.
5)-Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
6)-O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
7)-Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir.
8)-Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
«Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna, kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapanların yoluna değil» (1 Fatiha 6-7).
Sahih bir yolla gelen haberde Peygamber (s.a.v)’in de şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
«Yahudiler, kendilerine gazab edilenlerdir ve Hıristiyanlar da sapmış olanlardır» (Ahmed bin Hanbel lV / 378. V. 77).
Nitekim Allah’ın Kitabı da birkaç yerde buna işaret etmektedir. Şu örneklerde olduğu gibi:
«De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyliyeyim mi? Allah’ın lanet edip gazaba geldiği kimse…» (5 Mâide 60)
«Gazab üzerine gazaba uğradılar» (2 Bakara 90).
«Allah’tan gazaba uğradılar ve onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur» (3 Âl-i İmrân 112).
Hıristiyanlar hakkında da şöyle buyurmaktadır:
«Ey Kitab ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir kavmin keyiflerine uymayın» (5 Mâide 77)
«Ey Kitab ehli, dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah’ın elçisi, O’nun Meryem’e attığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur» (4 Nisa 171).
«Yahudiler: ‘Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da: ‘Mesih, Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlariyle geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini), önceden inkâr etmişlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da (haktan batıla) çevriliyorlar? Hahamlarını ve rahiblerini Allah’tan ayrı rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek İlâh olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir» (9 Tevbe 30-31).
«Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah ona Kitab, hüküm ve peygamberlik versin de, sonra (o kalksın) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin; fakat: ‘Öğrettiğiniz ve okuduğunuz Kitab gereğince Rabb’a hâlis kullar olun!’ der. Ve size: ‘Melekleri ve peygamberleri tanrılar edinin!’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size inkârı emreder mi?» (3 Âl-i İmrân: 79-80).
«De ki: ‘O’ndan başka (kendilerinde bir şeyler) sandığınız kimseleri çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de (onu) başka bir yana çevirebilirler’. O yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın olanları da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar, O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, cidden korkunçtur » (17 İsrâ 56-57).
Her türlü eksiklikten arınmış olan Allah, her namazımızda doğru yola; kendilerine gazab edilmiş ve sapmış olanlardan farklı olan ve Allah’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberlerin, sıddîkların, şehîdlerin ve salihlerin yoluna iletmesini dilememizi emrettiğine göre, bu, kulun gazab edilmiş ve sapmışların yoluna düşmesinin korkulacak bir şey olduğunu gösterir. Nitekim Peygamber (s.a.v.)’in de haber verdiği gibi, bu durum vâki olmuştur. O, şöyle buyurmaktadır:
«Sizden öncekilerin yollarını tıpatıp takip edeceksiniz. Öyle ki, bir kelerin deliğine girmiş, olsalar, siz de ona gireceksiniz.» Ashab; Yahudi ve hıristiyanları mı? Ya Resûlâllah, diye sorunca: «Başka kim olabilir ki» (Buhari, Enbiyâ 50), buyurdu. (Hadîs sahihtir) .
Selef, doğru yoldan ayrılan âlimlerde yahudilere bir benzerlik, âbidlerde ise, hıristiyanlara bir benzerlik bulunduğu görüşündeydi. Gerçekten, sapan ilim adamlarında; sözlerin anlamını değiştirme, kalb katılığı, ilimde cimrilik, büyüklenme, başkalarına doğru olanı söylemesine rağmen kendisinin bunu uygulamaması gibi şeylerin bulunduğu; sapan ibadet ehlinde ise, peygamberlerle salihler konusunda aşırılık, ibadetlerde ruhbanlık, şekilcilik ve müziğe dalma gibi bid’atler görülmektedir.
Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) :
«Beni Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı andıkları gibi anmayın. Ben sadece kulum; Allah’ın kulu ve elçisi deyin»(Buhâri, Enbiyâ 48; Ahmed İbn Hanbel l/23, 24, 47, 55, 60; Dârimî, Rıkâk 68), buyurmaktadır.
Bundan dolayıdır ki Allah, Resûlüllah (s.a.v.)’i makamlarının en yücesi olarak, kullukla nitelemiştir:
«Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki, geceleyin kulunu yürüttü» (17 İsrâ 1).
«Kuluna vahyettiğini vahyetti» (53 Necm 10).
«Allah’ın kulu kalkıp O’na yalvarınca (hayretten hepsi) onun üzerine üşüşüp neredeyse keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi» (72 Cin 19).
Yine bu nedenle namazdaki oturuşlarda okunduğu gibi, cuma ve bayram hutbeleriyle nikâh ve diğer ihtiyaç anlarında okunan meşru hutbelere de: «Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in, O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim» cümlesiyle başlanır.
Resûlüllah (s.a.v.) de, ümmetinin kendisi hakkında, hıristiyanların Mesih konusunda düştüğü ulûhiyet dâvası gibi yanlışlara düşmemeleri için, bir kul olduğu gerçeğini sık sık vurgulamıştır. Hattâ biri: «Allah ve sen ne dilerseniz» deyince Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Beni Allah’a denk mi tutuyorsun? Aksine, Allah ne dilerse,yalnızca O» (Ahmed İbn Hanbel l / 214, 224, 283, 342).
Yine ashabına:
«Allah ve Muhammed ne dilerse demeyin. Aksine, Allah ne dilerse, deyin. Muhammed’in dilemesi (O’ndan) sonradır» (İbn Mâce, Keffarât 13)buyurmuştur.
Yine şöyle buyurmaktadır:
«Kabrimi (gidip-gelinen) bayram yerine çevirmeyin; nerede olursanız bana salât getirin, getirdiğiniz salât bana ulaşır» (Ahmed İbn Hanbel ll /367; Ebû Dâvud, Menâsik 100).
«Allahım, kabrimi tapılan bir put kılma! Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinenlere Allah’ın gazabı çetin oldu» (Muvatta’, Kasru’s-Salât fi’s-Sefer 85).
«Sizden öncekiler, kabirleri mescid ediniyordu. Sakın ha! Kabirleri mescid edinmeyin. Sizi bundan sakındırıyorum, bilesiniz» (Aynı kaynak).
Ümmetteki aşırılık özellikle şu iki grup içinde meydana geldi . Peygamberlerde ve Ehl-i Beyt imamlarında ulûhiyet bulunduğuna inanan Şia’nın aşırı giden sapıkları; ve peygamberlerle salihlerde buna benzer şeylerin bulunduğuna inanan tasavvuf ehli içindeki cahillerden bir grup. Her kim, Peygamberimizde veya herhangi bir peygamberde ulûhiyyet ve rubûbiyyet vehmederse, onun, hıristiyanlardan farkı yoktur. Peygamberlerin nitelikleri Kur’an ve Sünnetin onlar hakkında belirttiklerinden ibarettir.
Yüce Allah, İsrâiloğullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:
«Elçilerime inanır, onlara yardım eder ve Allah’a güzel borç verirseniz, elbette sizin günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım,»(5 Mâîde 12).
Yine şöyle buyurmaktadır:
«Biz seni, (ümmetine) şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. (Ey insanlar, bu) Allah’a ve Resulüne inanasınız, O’nu(n dinini) destekleyesiniz, O’na saygı gösteresiniz diyedir» (48 Feth 8-9).
Bu âyetler, Resûlüllah’ın hakkını anlatmaktadır.
Allah’ın hakkıyla ilgili olarak da şöyle buyurulmaktadır:
«…ve sabah-akşam O’nu teşbih edip yüceltesiniz» (48 Feth 9).
Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:
«Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygambere uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men’eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felaha erenler onlardır» (7 A’râf 156-157).
«De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir» (3 Âl-i İmrân 31).
«De ki ‘Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Eğer dönerlerse (bilsinler:) muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez» (3 Âl-i İmrân 32).
«Allah ve O’nun melekleri, Peygamber’i överler. Ey inananlar, siz de O’nu övün, içtenlikle salât ve selâm edin»(33 Ahzâb 56).
«De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız barınaklar, size Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun (o zaman başınıza gelecekleri göreceksiniz) » (9 Tevbe 24).
Kur’an’da otuzdan fazla yerde Resülüllah’a itaat emr edilmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
«Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah’ın ve Resulünün çağrısına koşun» (8 Enfâl 24).
«Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar» (4 Nisâ 65).
«O’nun (Resûl’ün) emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından, yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar» (24 Nur 63).
«Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne çağırıldıkları zaman inananların sözü ancak: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte umduklarına erenler bunlardır, bunlar. Kim(ler) Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’tan korkar, O’(nun azâbı)ndan korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır» (24 Nur 51-52).
Âyetlerde, itaat Allah ve Resulü için emredilirken, korkma ve sakınma yalnızca Allah için zikredilmektedir. Nitekim diğer âyetlerde de şöyle buyurulmaktadır:
«Yalnızca Benden korkun» (16Nahl 51).
«Sadece Benden sakının» (2 Bakara 41).
«İnsanlardan korkmayın. Benden korkun» (5 Mâîde 44).
Yüce Allah yine şöyle buyuruyor:
«Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli, onların elleri üzerindedir» (48 Feth 10).
«Peygamberi çağırmayı, herhangi birinizin diğerini çağırması gibi tutmayın» (24 Nur 63).
«Peygamber, mü’minlere canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir» (33 Ahzâb 6).
Resûlüllah (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır:
«Ben, sizden birinize çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça o kimse îman etmiş olmaz».
Resûlüllah’ın bu sözleri üzerine Hz. Ömer:
«Allah’a yemin ederim ki yâ Resûlâllah, kendimden sonra sen bana herkesten daha sevgilisin», deyince, Resûlüllah:
«Hayır yâ Ömer, sana, senden de daha sevimli olmadıkça…» buyurdu. O zaman Hz. Ömer: «Sen bana, benden de daha sevgilisin» dedi ve Resûlüllah: «İşte şimdi oldu» buyurdu(Buhârî, İman 8; Müslim, İman 69).
Allah Teâlâ Kitabında, Resûlüllah’ın üzerimizdeki haklarını şöyle sıralamaktadır:
— Resûlüllah’a itaat,
— Onu sevme,
— Ona değer verme,
— Ona saygı gösterme,
— Ona yardım ve destek sağlama,
— Verdiği hükme rıza gösterme,
— Ona teslim olma,
— Ona uyma,
— Ona salât ve selâm getirme,
— Onu candan ve maldan üstün tutma,
— Aramızdaki bir anlaşmazlığın çözümü için ona başvurma…
Yüce Allah:
«Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur» (4 Nisa 80) buyurarak Resûlüllah’a itâatin kendisine itaat anlamına geldiğini ve :
«Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmektedirler» (48 Feth 10) buyurarak Resûlüllah’a biat etmenin kendisine biat etmek olduğunu haber vermektedir. Yine:
«Size Allah’tan ve Resulünden daha sevgili ise…» (9 Tevbe 24) buyurarak sevgide;
«Allah ve Resulüne eziyet edenler…» (33 Ahzâb 57) buyurarak eziyette;
«Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse…» (4 Nisa 13) buyurarak itâatta;
«Kim de Allah’a ve Resulüne karşı gelir…» (4 Nîsâ 14) buyurarak karşı çıkmada; ve bir de:
«Allah’ı ve Resulünü hoşnut etmeleri daha uygundu» (9 Tevbe 62) buyurarak hoşnut etmede Resûlüllah’ın adıyla kendi adını bir arada zikretmektedir. Bu âyetlerde zikredilenler ve buna benzeyen diğer şeyler, Resûlüllah’ın gerçekten hakettiği şeylerdir.
İbadet ve yardım dilemeye gelince, bunlar yalnızca Allah’adır; bu konuda ortağı yoktur. Nitekim O şöyle buyurmaktadır:
«Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın» (4 Nisa 36).
«Sadece Sana kulluk eder, sadece Senden yardım dileriz» (1 Fatiha 5).
«Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a özgü kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri emredilmişti» (98 Beyyine 5).
Aşağıdaki örneklerinde olduğu gibi bazı âyetlerde de ibadet ve yardım dilemek bir arada zikredilmiştir:
«O’na kulluk et ve O’na dayan» (11 Hûd 123).
«Ve ölmeyen diriye dayan, O’nu överek teşbih et» (25 Furkân 58).
«yalnız O’na tevekkül eder ve yalnız O’na yönelirim» (11 Hûd 88).
Aynı şekilde tevekkül de yalnızca Allah’a yapılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
«Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etsinler» (12 Yûsuf 67).
«De ki: ‘O halde Allah’tan başka çağırdıklarınızı gördünüz mü, şimdi Allah bana bir zarar vermek istese, onlar mı O’nun vereceği zararı giderecekler? Bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun rahmetini durdurabilirler mi?’ De ki: ‘Allah bana yeter. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül ederler» (39 Zümer 38).
«Onlar ki, halk kendilerine: ‘İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, bu söz, onların îmanını arttırdı. Ve. ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’, dediler» (3 Âl-i İmrân 173)
Dua, ister ibadet duası olsun, ister ihtiyaç ve yardim dileme duası olsun sadece Allah’a yapılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır :
«Mescidler, kuşkusuz Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a yalvarırken bir başkasını katmayın, Allah’ın kulu O’na yalvarmak için kalkınca (hayretten hepsi) onun üzerine üşüşüp nerdeyse keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi. De ki: ‘Ben ancak Rabbime yalvarırım ve O’na kimseyi ortak koşmam» (72 Cin 18-20).
«Kâfirlerin hoşuna gitmese de, dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua edin» (26 Şuârâ 213).
«Allah ile beraber başka bir tanrı çağırma, sonra azab edilenlerden olursun»(40 Ğafir 14).
«Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvaranları kovma» (6 En’âm 52).
Meleklerle peygamberlere ve başkalarına dua edenleri de kınayarak şöyle buyurmaktadır:
«De ki: ‘O’ndan başka (kendilerinde bir şeyler) sandıklarınızı çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de başka bir yere çevirebilirler. O yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın olanları da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar; O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, cidden korkunçtur» (17 İsrâ 56-57).
İbn Mes’ûd’un şöyle dediği rivayet edilir: «Bir topluluk meleklere, Mesih’e ve Uzeyr’e dua ediyordu, bunun üzerine Allah buyurdu ki: Sizin kendisinden korktuğunuz, ümit bağladığınız ve yaklaşmaya çabaladığınız gibi, şu dua ettikleriniz de Allah’tan korkuyor, O’ndan diliyor ve O’na yaklaşmaya çalışıyorlar.»
Allah Teâlâ yine şöyle buyuruyor:
«Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur» (17 İsrâ 67).
«Yahut dua ettiği zaman darda kalmışsa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden kaldırıp) açıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var?» (27 Nemi 62).
«Onlar ki Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler» (25 Furkân 68).
Allah’ı birlemekte, ibadette ve yardım dilemekte dini O’na halis kılmak, Kur’ân’ın pek çok yerinde dile getirilmiştir. Aslında bu, îmanın odak noktasıdır; İslâm’ın evveli ve sonudur. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır:
«Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şehadet edinceye kadar onlarla savaşmaya emrolundum» (Buhârî, İman 17; Müslim, İman 32-36; Ebû Dâvud,’ Cihad 95; Tirmizî, Tefsir sûre 88; Nesâî, Zekât 3).
«Öyle bir söz biliyorum ki, ölüm sırasında onu her kim söylerse ruhu bir ferahlık duyar» (İbn Mâce, Edeb 54).
Yine şöyle buyurmaktadır:
«Her kimin son sözü ‘la ilahe illallah’ olursa, cennet onun için vacip olur» (Aclûni, Keşfu’l-Hafâ ll /273).
«La ilahe illallah» dinin ve îmanın kalbi, öteki ameller de diğer organlarıdır. Resûlüllah (s.a.v.)’in:
«Muhakkak ki ameller niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği vardır; her kimin hicreti, Allah ve Resulü için ise hicreti Allah ve Resulü içindir. Her kimin hicreti, elde edeceği bir dünya veya evleneceği bir kadın için ise, hicreti kendisine hicret ettiği şey içindir» (Buhârî Cenâiz 1; Ebû Dâvud, Cenâiz 16; Ahmed bin Hanbel V/233-247) hadîsi niyetin, kalbe dayalı bir amel olduğuna ve onun, amelin temelini oluşturduğuna ilişkin açık bir delildir. Dini Allah’a halis kılmak, sadece O’na ibadet etmek ve getirdiği şeylerde Resûlüllah’a uymak, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmektir.
Bu nedenle Şeyh Yahya es-Sarsarî’nin, Resûlüllah (s. a.v.)’i öven kasîdelerindeki, Resûlüllah’tan yardım istemeyi dile getiren: «Sana sığınırım, senden yardım ister ve senden güç kuvvet dilerim» gibi sözlerini reddediyoruz. (Buhârî, Bed’u'l-Vahy 1; Müslim, İmare 155; Ebû Dâvud, Talâk 11:Nesâi. Tahare 59, Talâk 24; İbn Mâce, Zühd 26)
İnsanların, doğru kimselerden ve kendilerini onlara benzetenlerden yardım dilemelerini ve onlara sığınmalarını da kabul etmiyoruz. Bu konuyu halkın ve seçkinlerin bulunduğu topluluklarda dile getirip Tevhid’i açıkladık. Allah’ın izniyle onlar bu açıklamalardan yararlanmışlardır.
Allah’ın, bütün peygamberleri onun esasları doğrultusunda gönderdiği İslâm dini geneldir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
«And olsun Biz, her ümmet içinde: ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan sakının’ diye bir elçi gönderdik» (16 Nahl 36).
«Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona.’Benden başka tanrı yoktur, Baha kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım» (21 Enbiyâ 25).
«Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor.Rahmân’dan başka tapılacak tanrılar yapmış mıyız?» (43 Zuhruf 45).
«Ey elçiler, güzel şeylerden yiyin ve yararlı iş yapın. Çünkü Ben yaptıklarınızı bilmekteyim. Ve işte bu ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, Benden korkun» (23 Mü’minûn 51-52).
«O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat esası olarak koydu. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat kendilerini çağırdığın (bu) şey, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.» (42 Şûra 13).
«Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım» (51 Zâriyât 56).
Bir hadîs-i .şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
«Peygamber (s.a.v.) Muâz b. Cebel’e. Yâ Muâz, Allah’ın kulları üzerindeki hakkını biliyor musun? diye sordu. Muâz diyor ki: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedim. Buyurdu ki: Onlar üzerindeki hakkı; O’na ibadet etmeleri ve ortak koşmamalarıdır. Peki ya kullar bunu yaptıkları takdirde, onların O’nun üzerindeki haklarını biliyor musun? Onları azaplandırmamasıdır» (Buhârî, Cihâd 46; Müslim, İman 48; İbn Mâce Zühd 35; Ahmed İbn Hanbel lll / 261).
İbn Abbas da:
«istediğin zaman Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman da O’ndan dile» buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâme 59; Ahmed İbn Hanbel l /293, 303, 307).
Korkma, sığınma, teslim olma ve tevbe, ibadet kapsamına girer. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
«(O peygamberler) Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar» (33 Ahzâb 39).
«İnsanlardan korkmayın, benden korkun» (5 Mâide 44).
«Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar onarırlar» (9 Tevbe 18).
Hz. İbrahim, kavmiyle tartışırken şöyle demiştir:
«Ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbim ne» dilerse o olur. Rabbim, bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ öğüt almıyor musunuz? Hem siz, Allah’ın size, (tanrı oldukları) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben nasıl (O’na) ortak koştuğunuz şeylerden korkarım?. Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki topluluktan hangisi (tek Allah’a inananlar mı, yoksa Allah’a ortak koşanlar mı) güvende olmaya daha lâyıktır. İnananlar ve îmanlarını haksızlığa bulamayanlar… İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır » (6 En’âm 80-82).
«Andlarını bozan, Resulü (Mekke’den) çıkarmaya yeltenen ve ilk önce kendileri sizinle savaşa başlamış olan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten inananlar iseniz, kendisinden asıl korkmanız gereken Allah’tır» (9 Tevbe 13).
«Benden sakının» (2 Bakara 41).
«Kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa…» (24 Nur 52).
Hz. Nuh da kavmine :
«Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun, bana da itaat edin» (71 Nuh 3)demiştir. Böylece ibadet ve korkmayı Allah’a ait kılmış, kendisine de itaat edilmesini istemiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır :
«Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik» ( 4 Nisa 64) Hz. Hûd, Salih, Şuayb, Lût ve diğer peygamberler de:
«Allah’tan korkun, bana itaat edin» (3 Al-i İmrân 50; 26 Şuarâ 108, 110, 126, 131, 144 vs.) demişlerdi. Onlar, korkma ve sakınmayı Allah’a ait kılmış ve kendilerine de itaat edilmesini istemişlerdir. Aynı şekilde Kur’ân’ın pek çok yerinde: «Allah’tan korkun», «Allah’tan sakının», «Sizden önce kendilerine kitab verilenlere ve size Allah’tan korkun diye tavsiye ettik» buyurulmaktadır.
«İşte böyle…» Yazma nüshada silik. (Derleyen).
Yine şöyle demektedir:
«Yalnız O’na tevekkül eder ve yalnız O’na yönelirim» (11 Hûd 88).
«Rabbinize dönün, O’na teslim olun» (39 Zümer 54) .
Hz. İbrahim hakkında da:
«Rabbi ona. ‘İslâm ol’ demişti, ‘âlemlerin Rabbine teslim oldum’, dedi» (2 Bakara 131) . Belkîs de:
«(Artık) Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum» (27 Neml 44 ) demiştir. Yine şöyle buyurulmaktadır:
«Din yönünden hangi insan iyilik edici olarak kendini Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olandan daha güzeldir?» (4 Nisa 125).
«Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı, Rabbinin yanındadır» (2 Bakara 112 ).
«Hepiniz topluca Allah’a tevbe edin» (24 Nur 31) .
«Kim tevbe eder ve güzel amel işlerse, o, kabul edilir bir kimse olarak Allah’a döner» (25 Furkân 71).
«Yaratıcınıza tevbe edin» (2 Bakara 51).
«Allah’a yürekten tevbe edin» ( 66 Tahrîm 8 ) .
Bağışlanmayı dileme konusunda da:
«Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayandır» (71 Nuh 10).
«Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin» (11 Hûd 52 ), buyurmaktadır.
Yağmur duasıyla düşmanlar aleyhine yapılan duada olduğu gibi, rızık isteme ve yardım dileme konusunda:
«Siz rızkı Allah’ın yanında arayın, O’na tapın ve O’na şükredin» (29 Ankebût 17).
«Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra artık size yardım edecek kim var? Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler» (3 Âl-i İmrân 160)buyurmaktadır.
Yardım dileme konusunda:
«Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da dileğinizi yerine getirdi» (8 Enfâl 9).
Korunmayı isteme konusunda:
«Biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekûtu (mülk ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollan(maya muhtaç ol)mayan kimdir, de. (Her şeyin yönetimi) Allah’a aittir, diyecekler. O halde nasıl büyüleniyorsunuz, de» (23 Mü’minûn 88-89).
Sığınma konusunda:
«De ki: Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkarana» (113 Felâk 1)
«De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine» (114 Nâs 1).
«Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım. Ve onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım Rabbim» (25 Mü’minûn 97-98).
«Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın» (16 Nahl 98), buyurmaktadır.
Firavun’un ailesi içindeki mü’min kişinin dediği gibi, işi Allah’a havale etme hususunda da:
«Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kullan görür»(40 Mü’minûn 44)buyurmaktadır.
Peygamber (s.a.v.)’in uyumadan önce söylenmesini öğrettiği duayla ilgili hadîste:
Allah’ım, kendimi Sana teslim ettim, Sana yöneldim. İşimi Sana havale ettim, sırtımı Sana dayadım» (Buhârî, Tevhid 34; Deavât 5, 6, 8; Müslim, Zikr 56, 57, 68; Ebû Dâvud, Edeb 8; Nesâî, Zekât 1; İbn Mâce, Dua 35)buyurulmaktadır.
Yüce Allah, yine şöyle buyurur:
«Rablerinin (huzuruna) toplanacaklarına (inanıp bu durum)dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin O’ndan başka ne dostları, ne de şefaatçileri vardır» (6 En’âm 51).
«Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı, sonra arş’a istiva etti. Sizin, O’ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur» (32 Secde 4).
Dost (veli), işlerinin hepsini üstlenen, şefaatçi ise, onda yardımcı olandır. Kulun Allah dışında bağımsız bir başka dostu ve belirli bir yardımcısı yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
«Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir iyilik dilerse, O’nun keremini de geri çevirecek yoktur» (10 Yûnus 107).
«Allah, insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olmaz. O’nun tuttuğunu da O’ndan sonra salacak yoktur» (35 Fâtır 2).
«Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: ‘Onlar hiçbir şeye güçleri yetmeyen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı? De ki: ‘Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur» (39 Zümer 43).
«De ki: Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip olmadığı, her ikisinde de bir ortaklığı bulunmadığı ve hiçbiri Allah’a yardımcı olmadığı halde tanrı olduklarını ileri sürdüklerinizi yardıma çağırsanıza! O’nun yanında kendisine izin verilenden başka kimsenin şefaati fayda vermez» (34 Sebe’ 22-23).
«O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?» (2 Bakara 255).
«Allah dilediğine ve razı olduğuna izin vermeyince, göklerde bulunan nice meleğin şefaati hiçbir işe yaramaz» (53 Necm 26).
(BAKARA suresi 120. ayet):
وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
(MÂİDE suresi 51. ayet):
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.
ÖMER B. HATTAB (r.a)
İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)’ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke’de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka’b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş’in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil’in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme’dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)’in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)’ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)’in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)’ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)’i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer’in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur’an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur’an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur’an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)’ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)’ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)’ın Daru’l-Erkam’da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: “Bu Ömer’dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır” diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)’ın iki yakasını tutarak;
“Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!” dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa’d, Tabakatu’l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).
Rivayetlere göre Ömer (r.a)’ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)’ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt” şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa’d, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa’d, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah’a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah’ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah’ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes’ud’un; “Ömer’in müslüman oluşu bir fetihti” (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa’d, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî’nin İbn Abbas’tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)’ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.
O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine’ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke’den gizlice Medine’ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine’ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: “Ömer’den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ’be’ye gitti. Kureyş’in ileri gelenleri Kâ’be’nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ’be’yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim’de iki rek’at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; “Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin” dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes’ud;
“Onun hicreti bir zaferdi” (İbn Sa’d, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)’ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: “Allah, hakkı Ömer’in dili ve kalbi üzere kıldı” (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler’e karşı gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye’de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ’nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Resulullah (s.a.s)’ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir’in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer’i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)’ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; “Rabbin seni Ömer’i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir” demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; “Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım” karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman’ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer’i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey’at edilmesini istedi. Oradakilerin bey’at etmesiyle Hz. Ömer’in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü’l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler
Resulullah (s.a.s)’ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.
Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)’ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)’in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye’nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam’ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu’be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.
Suriye’nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)’a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine’den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye’ye doğru yola çıktı. Cabiye’de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs’e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs’te kaldıktan sonra Medine’ye geri döndü.
Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan’a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır’ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır’dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye’den sonra, Mısır’da da Bizans’ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).
İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.
Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.
Hz. Ömer’den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği “divan” teşkilatını kurdu.
Ayrıca, Suriye ve Irak’ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak’taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine’de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.
Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.
Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe’ye, Şureyh b. el-Haris’i, Mısır’a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî’yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine’deki kadısı Ebû Derda (r.a)’dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari’dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).
Hz. Ömer (r.a)’ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur’an-ı Kerim’i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm’ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur’an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).
İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).
İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer’in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid’in Taberiye’de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).
Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan’ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.
Sa’d b. Ebi Vakkas, Kadisiye’de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin’de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa’d'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.
Amr b. el-As, Mısır’ı fethettikten sonra İskenderiye’yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)’dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır’daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil’in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.
Hz. Ömer’in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O “istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur” demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler’in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer’in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer’den sorar diye korkarım” sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.
Bir defasında Eslem’le birlikte Harra taraflarında (Medine’nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem’e; “Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim” dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; “Işıklı aileye selâm olsun” dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; “Allah bunu Ömer’den elbette soracaktır” diye ekledi. Hz. Ömer, ona; “Ömer bu durumu nereden bilsin ki?” diye sorduğunda kadın;
“Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu” karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem’le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); “Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım” diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; “O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum” demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; “Siz bu işe Ömer’den daha layıksınız” dedi. Hz. Ömer;
“Ömer’e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun” dedi.
Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
İlmi
Hz. Ömer’in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer’in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)’ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal’acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer’in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)’den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer’in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).
Ayrıca o, Kur’an-ı Kerim’in te’vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: “Ebu Bekir ve Ömer’den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum” karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm’ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.
Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; “Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah’a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım”.
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.
Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; “ve namazı ailene emret” (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
“Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum” (Şıblî, a.g.e., II, 373).
Hz. Ömer (r.a)’in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran’a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid’in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine’den Mekke’ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)’i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef’i gördüğünde ona; “Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun” dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; “Benden daha iyi köle kimmiş?” diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)’ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)’a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm’ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)’in Medine’de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber’in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: “Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur” (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.
Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab’a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)’ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab’a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)’ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)’in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)’dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer’in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; “Allah yaşını güldürsün ya Resulullah” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); “Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular” dediğinde Hz. Ömer; “Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın” dedi. Sonra da kadınlara dönerek; “Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)’den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?” diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; “Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)’den sert ve haşinsin” dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 22).
Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:
“Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer’e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer’den kaçmasın” (Suyûtî, a.g.e., 133).
Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)’ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: “Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)’ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah doğruyu Ömer’in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır” (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer’i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır” (Suyûtî, aynı yer).
Ömer (r.a)’ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te’yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: “Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim’de, hicab’da ve Bedir esirlerinde” (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)’e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)’ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).
>>>>> http://www.sevde.de/Sahabeler/HzOMER_B_HATTAB.htm
İSLAMDA KADININ DEĞERİ
İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu, temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:
“… Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!” (1) buyurur.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz hakkında şöyle buyurur:
“Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir.” (2)
Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı. Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir. (3)
Kur’ân-ı Kerîm’de “en-Nisâ”(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca “Meryem” diye Hz. Îsâ (a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir sûre daha vardır. Bunlardan başka; “en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine, et-Tahrîm ve et-Talâk” sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli konuları içine almaktadır.
İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Nitekim peygamberler, mürşid-i kâmiller, velîler, sultanlar ve daha nice büyük insanlar, hep mümtaz annelerin kucaklarında yetişmişlerdir.
Ahlâk kitaplarımızda; çarşıdan alınan değişik yeni bir şeyi, çocuklara bölüştürürken önce kızlardan başlanarak ikrâm edilmesi tavsiye edilmiş, kız çocukları daha hassas ve nâziktirler, diye düşünülmüştür.
Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:
“Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz.” (4)
Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.
__________
Kaynaklar:
(1) Buhârî, Enbiyâ, 1.
(2) İbn-i Hâcer, el-İsâbe, c. IV, s. 275.
(3) İbn-i Hâcer, a.g.e., c. IV, s. 327.
(4) Müslim, c. IV, s. 2028.
http://sites.google.com/site/dindensapmalar/issizligin-ilaci