Archive for the ‘Siyaset’ Category
ÜLKEYİ YÖNETENLER
Ey.! Millet Vekilleri:
| * | VATANDAŞ
İşte Düşmanlar,İşte Hainler Burada: |
mehmet selim polat
Demokratik Mücadele Kurumu ; PARTİLER :
Demokratik Mücadele Kurumu ; PARTİLER :Konunun lehine ileri sürülebilecek bütün gerekçelere rağmen , böyle bir düşünüş gülünçtür , basittir .Bütün bunlardan öte , özü itibariyle davayı oldukça tehlikeli kaygan zeminlere çeker , ilk anda bazı aşamaların daha çabukça aşılmasına fırsat verecek şekilde imkanlar sağlayacağı mümkün gibi görünse bile , davayı çokça engelleyecek bir yoldur . Bu konudaki ilk tehlikeli kaygan zemin itikadidir Yalnızca allah’ın şeriatinin hükmüne başvurmakla , başka hiçbir hukukun ve yasanın egemenliğini kabul etmemekle yükümlü olan , Allah’ın hükmü dışında kalan bir hüküm , cahili bir hükümdür , o cahili hükmün kabul edilmesi de , o hükümden hoşnut olunması da , o hükme ( herhangi bir şekilde ) iştirak etmek de müslüman için , Allah’ın indirdiklerinden başka hükümleri koyup kanunlar yapan, yaptığı uygulamalarıyla her fırsatta Allah’ın şeriatinin hükmünü kabul etmediğini , reddettiğini ilan eden bir parlamentoya katılmak nasıl caiz olabilir?.
“ Allah size Kitab (Kur’an)da: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirdi... ( Nisa 140 )
İleri sürülebilen lehte gerekçeler şundan ibarettir : “Bizler onlara karşı İslam’ı haykırıyoruz … Allah’ın indirmedikleriyle yapılan teşri’leri sürekli olarak reddettiğimizi ilan ediyoruz …Bizler “ devletin resmi kürsüsü”nden konuşuyor ve Allah’ın şeriatinin hükmünü kabul etmeye çağırıyoruz …” Ancak bütün bunlar , açıktan açığa akideye aykırı olan bir tutuma uygun bir gerekçe olamaz . Derler ki :”Peygamber Allah’ın kelamını tebliğ etmek üzere Kureyş’in Nedve’lerine gitmiyor muydu?” Evet gidiyordu ; fakat onları uyarmak için … fakat nedve’lerinin faaliyetlerinde onlarla ortak hareket etmiyordu .
Allah’ın şeriatinin egemenliğini kabul etmeye davet eden bir müslüman , çağdaş cahiliyyenin Rasulullah’a (s.a.v.) izin verdiği gibi konuşmasına izin verilecekse , böyle bir davetçinin o Nedve’ye gidip tebliğde bulunması farz olurdu . Çünkü o bu durumda oNedve’nin üyesi değil , dışından gelen bir davetçidir. O Nedve’yi Allah’ın indirdiklerine uymaya davet etmek üzere gelmiş bir kimsedir . Ne Nedve onu kendisinden saymaktadır , ne o kendisini Nedve’den kabul etmektedir . .. O sadece söyleyeceklerini söyleyip gitmek üzere yolu oraya uğrayıp geçen bir davetçiden ibarettir … “ Hak bir sözü söylemek fırsatını bulurum “ gerekçesiyle Nedve’nin bir üyesi olmaya gelince , bunun Allah’ın dininde hiçbir dayanağı yoktur .
İkinci tehlikeli kaygan zemin , halk kitlelerinin gözünde davanın sulandırılmasıdır.
“Biz her fırsatta halk kitlelerine , Allah’ın indirmedikleriyle hükmetmek batıldır , diyoruz .” Allah’ın şeriatiyle hükmeden yönetim dışında hiçbir yönetimin ve yönetim düzeninin meşruiyeti söz konusu olamaz …diyoruz. Diğer taraftan halk kitleleri bizim , katılmama çağrısında bulunduğumuz işe , katıldığımızı görmektedir . Bunun sonucu ne olur?.
Bizler böyle yapmakla aslında , İslam’ı ve düzenini ayakta tutacak ve oluşturulması gereken tabanı sulandırmaktayız .Çünkü artık bunun sonucunda halk kitleleri bu gibi hususlarda izlenmesi gereken yolu açık seçik bir şekilde anlayamaz , tesbit edemez .İslami bir yönetimin ayakta kalabilmesi için gerekli olan “ islami bir taban “ın oluşması ise , halk kitlelerinin bilinci netleşmedikçe , akidelerinin kendilerine yalnızca İslam ile hükmeden bir düzeni ve yönetimi kabul etmemekle yükümlü kıldığını kesinlikle bilmedikçe , evet bütün bunlar gerçekleşmedikçe böyle bir tabanın da oluşması mümkün değildir .
Üçüncü tehlike kaygan zemin ise , geçmişteki bütün asırların deneyleriyle ispatlandığı gibi , “ diplomasi oyunu” dur .Bu oyunda her zaman olduğu gibi güçlü olan zayıfı yutar . Bu oyun esnasında güçlü olanın elinden çok küçük dahi olsa egemenliğin bir parçasını zayıf olanın almasına asla fırsat verilmez .
Diğer taraftan batıl din ve idolojiler doğrultusunda şekillenmiş yapı ve yasaların yanında İslam’ın bir takım hükümlerine uygun hüküm ve yasaların bulunması , bu yapı ve yasaları “ cahili “ niteliklerinden kurtarmaya yetmez.
İbn Kesir : “ Onlar hala cahiliyyenin hükmünü mü arıyorlar ? …(Maide 50 ) ayetini açıklarken şunları söylemektedir .
Müslüman kimselerin ; hedefi İslam’ı ortadan kaldırmak olan , müslümanlara en ufak bir hayat hakkı tanımayan , iktidara geldiklerinde İslam dışı mevcut cahili düzeni sonuna kadar koruyacakları belli olan , İslam’a talib olmak bir yana , İslam adına gösterilecek en ufak kıpırdanışları dahi egemen düzen için en büyük ve birinci tehlike kabul eden , bundan dolayı da İslam’a karşı mücadeleyi zorunlu gören parti ve kurumlara destek veren , onları benimseyen , onların politikalarını doğrulayan kimselere gelince ; bu gibi kimselerin İslam ile her türlü bağlarını koparmış kimseler oldukları açıktır . O bakımdan onlarla yakın ilişki ve dayanışmaya girmek , yani onları “ veli edinmek “mümkün değildir. Çünkü bunlar Allah’ı , Rasulunu ve müminleri veli edinecek yerde kafirleri veli edinmiş kimselerdir . Bunlara karşı takınılacak tavır ise şu ayetler ışığında belirlenmelidir :
–Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları veli (dost ) edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir. ( Tevbe 23 )
–Ey iman edenler ! Yahudileri de Hıristiyanları da veli ( dost ) edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridirler. Sizden kim onları dost (veli ) edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez ( Maide 51 )
–Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa ; Allah’a ve Resulü ile sınır mücadelesi yapanlara (onların hükümlerine aykırı hüküm koyanlara ) sevgi beslediklerini göremezsin … ( Mücadele 22 )
Konu ile ilgili olarak çağımızın İslam alimlerinden
Said Havva ‘nın fetvasını burada belirtmemiz uygun olacaktır .
“Hedefi İslam’ı uzaklaştırmak yahut ona karşı savaşmak ya da müslümanlara karşı mücadelee vermek olan partilere katılan müslümanlar ya mürteddir , ya da münafıkıtr . Mürted olan kimsenin tevbe etmesi hali dışında cezası öldürülmektir . Münafık olan bir kimseye ise zahirine göre muamele edilir .Ancak onun da irtidat ettiğine dair ortaya deliller çıkacak olursa , o taktirde onun da tevbe etmesi hali dışında cezası öldürülmektir . Bu gibi kimselere tevbelerinin samimi olmasına ve samimi olduklarının etkilerinin ortaya çıkmasına göre davranılır . Bu gibi kimselerin müslümanların başına amir konumuna getirilmesi ise mümkün bir şey değildir . ( Said Havva , el-Esas fi’t-Tefsir, Kahire, 1405/1985, X , 5850 )
Avrupa Medeniyeti Pisliktir,Zulümdür.
Çanakkalede Haççoları Denize Döktük,Mantar Gibi İçimizde Büyüdüler.Kene Gibi Yapıştılar,İçimizdeki Hainler,Onlara dost ve Kardeş Oldular.
TSK’dan Başörtüsü FETVASI,Diyanete İhtiyaç Kalmadı
Başörtüsü Fetvası>Sonsayfa Gündem Haberleri
TSK kitabında başörtüsü fetvası
Kitapçıkta, başörtüsünün bir Kur’an hükmü ve ifadesi olmadığı iddia ediliyor.
Genelkurmay Başkanlığı tarafından askerlere dağıtılan ve üzerinde “Hizmete Özel” yazan kitapçıkta, başörtüsünün bir Kur’an hükmü ve ifadesi olmadığı iddia ediliyor ve “Türk gelenek ve göreneklerinde türban,peçe ve çarşaf yoktur.Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur. Peçe ve çarşaf ise, İran ve Bizans kaynaklıdır” deniliyor.
Kitapçıkta, Kur’an’ın örtünme ile ilgili ayetlerinin, doğruluğu ve gerçekliği tam olarak bilinmeyen hadislere dayanılarak açıklandığı, söz konusu hadislerin de Kur’an hükümleri gibi ortaya konulduğu öne sürülüyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın söz konusu kitapçığı, kendisi gibi resmi kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 29 yıl önce verdiği ve ‘Başörtüsünün dinin emri olduğu’na yönelik kararını dikkate almadığını gösteriyor.
İŞTE O SKANDAL İFADELER
Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve örgütün yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanan Ergenekon sanığı emekli Orgeneral Hurşit Tolon’da ele geçirilen 14 sayfalık kitapçıkta şu ifadeler yer alıyor:
“Bu kitap, irticai unsurların baş örtüsü veya türbanı simge yaparak, demokratik ve laik Cumhuriyet aleyhine karşı başlattıkları gerici girişimlerin nedenlerini, Devletin kamu kurum ve kuruluşlarında uyguladığı kılık-kıyafet düzenlemelerinin hukuki gerekçelerini ve Anayasa ve kanunlar çerçevesinde konuya yaklaşımın nasıl olması gerektiğini açıklamak maksadıyla hazırlanmıştır.”
(�)
“Türkiye’de başörtüsü veya türbanın kullanılması yasak değildir. Yasak, devletin temel düzeninin ve halka hizmette eşitliğin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılmayacağı esasından hareketle, kamu kurum ve kuruluşlarında uygulanmaktadır. Devletin; sokakta, evinde, tarlasında ve kendi işyerinde başörtüsü ve türban kullanan kadınlarımızın kılık-kıyafetine karışması ve bunlara karşı herhangi bir yasak uygulanması söz konusu değildir.”
(�)
“Türban, bir Kur’an hükmü ve ifadesi değildir. Bugün analarımız, ninelerimiz ve kadınlarımız başörtüsünü dini bir gerekçeden ziyade, bir giyim ve yaşam tarzı olarak kullanmakta ve takmaktadır.”
(�)
“Türk gelenek ve göreneklerinde türban, peçe ve çarşaf yoktur. Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur. Peçe ve çarşaf ise, İran ve Bizans kaynaklıdır”
“(�) Devletin kamu kurum ve kuruluşlarında uyguladığı kıyafet düzenlemesinin bir amacı da, belirli bir dini düşünce ve inanışa göre; kılık-kıyafet, düşüncesi ve ibadeti aynı olan tek tip insan yetişmesine mani olmaktır.”
“(�) Kur’an’ın örtünme ile ilgili ayetleri, doğruluğu ve gerçekliği tam olarak bilinmeyen hadislere dayanılarak açıklanmakta, bu hadisler de Kur’an hükümleri gibi ortaya konulmaktadır.”
“Anayasa’ya ve bu yargı kararlarına rağmen, bugün gelinen noktada; ‘Başörtüsü ve türban’, din adına, demokratik ve laik Cumhuriyetimize karşı başlatılan karanlık amaçlı bir mücadelenin ‘simgesi’ haline getirilmiştir. ‘Başörtüsünü bir yaşam ve giyim tarzı olarak benimseyen’ insanlarımız, bu karanlık amaçlı mücadelenin esas oyuncuları tarafından, kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışılmaktadır…”
DİYANET: BAŞÖRTÜSÜ ALLAH’IN EMRİDİR
Başörtüsü konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı, 29 yıl önce çok önemli bir fetva verdi. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 tarihli ve 77 nolu kararında da; “Cenab-ı Hak, Müslüman kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmasını emretmiştir” deniliyor.
Başörtüsünün İslâm dininin kesin emri olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 3 Şubat 1993 tarihli ve 6 nolu kararında şöyle yer almıştı:
“Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslâm âlimlerinin ittifakıyla sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları, dinî bir vecibedir.”
Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 tarihli ve 77 nolu kararında da; “İmam-Hatip Liselerinin yönetmeliğinde, dinimizin Müslüman kadınların örtünmesi ile ilgili hükümlerine aykırı Anayasamızın tanıdığı kişinin temel hak ve hürriyetlerini zedeleyici ve sözü edilen okulların yönetim, eğitim ve öğretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyici nitelikte hükümlerin yer almasının uygun olmayacağı mütalâa olunmuştur” deniliyor.
(Vakit)

İŞTE O SKANDAL İFADELER
http://www.memleket.com.tr/news_detail.php?id=50334&uniq_id=1254575393
http://www.sonsayfa.com/Haberler-tsk-kitabinda-basortusu-fetvasi–126306.html
(�)
“Türkiye’de başörtüsü veya türbanın kullanılması yasak değildir. Yasak, devletin temel düzeninin ve halka hizmette eşitliğin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılmayacağı esasından hareketle, kamu kurum ve kuruluşlarında uygulanmaktadır. Devletin; sokakta, evinde, tarlasında ve kendi işyerinde başörtüsü ve türban kullanan kadınlarımızın kılık-kıyafetine karışması ve bunlara karşı herhangi bir yasak uygulanması söz konusu değildir.”
(�)
“Türban, bir Kur’an hükmü ve ifadesi değildir. Bugün analarımız, ninelerimiz ve kadınlarımız başörtüsünü dini bir gerekçeden ziyade, bir giyim ve yaşam tarzı olarak kullanmakta ve takmaktadır.”
(�)
“Türk gelenek ve göreneklerinde türban, peçe ve çarşaf yoktur. Türban, belirli dini inanışın simgesi olarak, toplum yaşamımıza bilinçli olarak sokulmuştur. Peçe ve çarşaf ise, İran ve Bizans kaynaklıdır”
“(�) Devletin kamu kurum ve kuruluşlarında uyguladığı kıyafet düzenlemesinin bir amacı da, belirli bir dini düşünce ve inanışa göre; kılık-kıyafet, düşüncesi ve ibadeti aynı olan tek tip insan yetişmesine mani olmaktır.”
“(�) Kur’an’ın örtünme ile ilgili ayetleri, doğruluğu ve gerçekliği tam olarak bilinmeyen hadislere dayanılarak açıklanmakta, bu hadisler de Kur’an hükümleri gibi ortaya konulmaktadır.”
“Anayasa’ya ve bu yargı kararlarına rağmen, bugün gelinen noktada; ‘Başörtüsü ve türban’, din adına, demokratik ve laik Cumhuriyetimize karşı başlatılan karanlık amaçlı bir mücadelenin ‘simgesi’ haline getirilmiştir. ‘Başörtüsünü bir yaşam ve giyim tarzı olarak benimseyen’ insanlarımız, bu karanlık amaçlı mücadelenin esas oyuncuları tarafından, kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışılmaktadır…”
Başörtüsünün İslâm dininin kesin emri olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 3 Şubat 1993 tarihli ve 6 nolu kararında şöyle yer almıştı:

mehmet selim polat
O imam Saylan’ın vasiyeti
YEŞİM BENER
Türkan Saylan’ın cenazesinde yaptığı konuşma ile gündeme gelen emekli Müftü İhsan Özkes’in, Saylan’ın cenaze namazını kıldırması için vasiyet ettiği kişi olduğu ortaya çıktı. Saylan için Teşvikiye Camiinde kılınan cenaze namazında Özkes’in yaptığı konuşma törene damgasını vurmuştu. Bazı çevrelerce ‘çağdaş imam’ şeklinde lanse edilen Özkes’in, Türkan Saylan’ın “Benim cenaze namazımı o kıldırsın” diye vasiyet edilen kişi olduğu ortaya çıktı. Emekli Müftü İhsan Özkes, ayrıca 1999 yılında DSP’den Üsküdar Belediye Başkan adayı, 2002 seçimlerinde ise CHP’den milletvekili aday adayı olmuştu. Özkes, CHP tercihini, “Laikliğin güvencesi olan, din istismarının ve dinin siyasallaşmasının yanlışlığını vurgulayan bir parti olduğu için CHP’yi tercih ettim” şeklinde açıklamıştı.
21.05.2009
mehmet selim polat -
MÜFTÜ OLMAK ZOR DEĞİLDİR,MÜSLÜMANLIĞINA BAKMAK LAZIM.
Herkes müftü olabilir,bu yönetime göre,düz liseyi bitiren bir hıristiyan dahi,biraz bilgi ve beceri neticesinde,imtihanı kazanır, iki yıl ilahiyat fakultesinde okuyan bir kişi müftü olup,ÇYDD derneğinede üye olabilir,DSP veya CHP partilerinden adayda olabilir.Bu İslamı yansıtmaz.
http://sites.google.com/site/hanifcilikdindegildir/o-imam-saylan-in-vasiyeti
İSİMLERİ YERLİ, CİSİMLERİ YABANCI ÜNLÜLER!
14 Mayıs 2008 06:51
Bizler, Sequela’yı “Mesut Yılmaz’ın reklamcısı” olarak tanımıştık… Ama, en çok da; “Sakın anneme reklamcı olduğumu söylemeyin… O, beni genelevde kemancı sanıyor” sözüyle…
HASAN KARAKAYA’nın yazısı…
İsimleri yerli, cisimleri yabancı ünlüler!
Hani, bir zamanlar Sequela adlı bir “reklamcı” vardı…
Bizler, Sequela’yı “Mesut Yılmaz’ın reklamcısı” olarak tanımıştık… Ama, en çok da; “Sakın anneme reklamcı olduğumu söylemeyin… O, beni genelevde kemancı sanıyor” sözüyle tanımıştık… Sizin anlayacağınız; annesinin “genelevde kemancı” zannettiği Sequela, aslında bir “reklamcı”ydı ama, annesi bunu bilmiyordu…
Aslına bakarsanız; Kamuoyunda “Türk milleti”nden olarak tanınan birçok kişinin de, “Sequela’nın annesi”nden pek farkı yok… Çünkü, “Türk” zannettiklerimizin çoğu ya Ermeni, ya Rum, ya da Yunan… Ama, ortak noktaları “Hıristiyan” oluşları!..
Yücel Aşkın’ın, üniversite bahçesine “Kuş” kılıfı altında “Haç’lı heykeller” diktiğini biliyorsunuz…
ORTAK ÖZELLİKLERİ “YABANCI”LIKLARI!
Yargılandığı “Tarihi eser kaçakçılığı” davası sürecinde incelenen 1019 eserden oluşan koleksiyonunun önemli bir bölümünü “Hıristiyanlığın sembolü Haç”ların oluşturduğu belirlenmişti.
Hakkındaki usûlsüzlük iddialarıyla ilgili savunmasında da mütedeyyin çevrelere saldıran Aşkın, “Radikal İslâm’ın kalesi olmuş bir üniversitede görev yapıyoruz. Biz geldikten sonra bazı değişimler yaşandı. Bundan rahatsız olanlar var” ifadelerini kullanmıştı.
Üniversitenin İlahiyat Fakültesi’ni de kapatan Rektör Aşkın’ın, Ermeni asıllı Agop Vartovyan’ın torunu olduğu herkes tarafından biliniyor.
AK Parti iktidarının hazırladığı YÖK Yasa Tasarısı’na karşı çıkarak, büyük bir provokasyona soyunan ve “Gerekirse yeni Kubilaylar oluruz” ifadelerini kullanan Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Emin Alıcı da, son olarak İslâmiyet’i geri kalmışlığın sebebi şeklinde göstererek, “1450′li yıllarda matbaa bulundu ve hızla Avrupa’da yayıldı. Biz, 250 yıl sonra matbaayı kullanabildik. Matbaayı Müslüman olmayan halk kullandı. Keşke o zamanlar Anadolu Müslüman olmasaydı..” deme cür’etini göstermişti… Emin Alıcı’nın nüfus cüzdanının din hanesinde ise “Hıristiyan” yazdığını bilmeyen yok!
Emin Alıcı’nın dedelerinden birinin adı Artin, diğeri ise Ohanis.
Şimdi de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Başkanı ve YÖK üyesi Türkan Saylan’dan söz edelim…
Saylan’ın, eğitimin bütün kesimlerinin temsil edildiği 17. Milli Eğitim Şûrası’ndan oylama sonucunda 4′e karşı 66 oyla “Katsayı adaletsizliğine son verilsin” yönünde karar çıkması karşısındaki tavrı, hâlâ hatırlarda…
İçine sindiremediği “Herkes üniversiteye eşit şartlarda girsin” kararını “hazırlanmış bir oylama” şeklinde değerlendiren Türkan Saylan’ın da Hıristiyan kökenli olduğu biliniyor…
Türkan Saylan’ın Nüfus Kayıt Örneği’nde annesinin asıl isminin Lilimina Raiman olduğu görülüyor. Aynı zamanda YÖK üyeliği de yapmış olan Türkan Saylan’ın 1924 İngiltere doğumlu olan annesi Lilimina Raiman, 1936 yılında Leyla ismini almış.
İstanbul ili Eminönü ilçesine kayıtlı Türkan Saylan’ın anne tarafından dedesinin ismi Raber Ragman, anneannesinin ismi ise Minaverlig.
Türkan Saylan’ın annesi Leyla Hanım’ın din hanesinde “Katolik Hıristiyan” yazıyor.
BÜTÜN BUNLAR TESADÜF(!) MÜ?
Oldu olacak, “sondan bir önceki” haberi de aktarayım:
“TMSF’nin el koyduğu İktisat Bankası’nın eski sahibi Erol Aksoy’un 86 yaşında ölen annesi Stavrinia Melek Aksoy, Rum Kilisesi’ndeki cenaze töreninin ardından son yolculuğuna uğurlandı. Stavrinia Melek Aksoy için Arnavutköy Taksiarhis Rum Kilisesi’nde, 7 Mayıs günü cenaze töreni düzenlendi. Törenden önce matem için çanlar çalındı.
Çok sayıda ünlü ismin yer aldığı “kilisedeki ayin”de, Aksoy Ailesi’nin büyük üzüntü yaşadığı görüldü.
Kiliseye gönderilen çok sayıda çelenk dikkat çekti. Stavrinia Melek Aksoy’un naaşı, kilisedeki cenaze töreninin ardından Arnavutköy Rum Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Açık söyleyeyim; bu haberi okuduğumda çok şaşırmıştım… Çünkü ben; Erol Aksoy’un annesinin “Rum ve Hıristiyan”, babasının ise “Müslüman” olduğunu bilmiyordum… “Adına” bakıp, onun “öz be öz Türk” olduğunu sanıyordum!..
Gelin, görün ki;
“Sequela’nın annesi”nin; oğlunu “genelevde kemancı” zannetmesi gibi; ben de ilk zamanlar Yücel Aşkın’dan Emin Alıcı’ya, Türkan Saylan’dan Erol Aksoy’a kadar, bütün “ünlü isimler”in “ad”larına bakıyor ve onların “Türk” olduğunu zannediyordum!..
Meğer, onların hepsinin isimleri “yerli” ama, cisimlerinde “yabancı”lık varmış!..
“Yabancı”lıkları sadece “cisim”leriyle sınırlı kalsa, yine iyi… Ama, “eylem” ve “söylem”leri de hep “Türkiye aleyhine”ydi!..
Diğerlerinin neler söyleyip, neler yaptıklarını yukarıda özetledik…
Erol Aksoy’un yaptıklarını da hatırlıyor olmalısınız… “Show TV” ve “Cine-5″te bir zamanlar yayınlanan “porno” derecesindeki “müstehcen film”ler ile “kırmızı noktalı film”lerin, bu milletin ahlâkında ne büyük “tahribat”lar yaptığını söylemeye bilmem gerek var mı?..
Söyleyin Allah aşkına;
Toplumun ahlâkının dejenere edilmesinde ve “milletin ruh kökü”ne yönelik saldırılarda “rol ve görev” alan insanların hemen hepsinin “Rum!.. Ermeni!.. İngiliz!..”, kısacası “Hıristiyan” olmaları bir “tesadüf”(!) müdür?..
Bu “yerli düşmanlığı”nın temelinde, onların birer “yabancı” olmalarının hiç mi rolü yoktur?..
KİM BU LEYLA GENCER?
Alın işte… Kartel televizyonları ve gazeteleri, şimdi de Leyla Gencer’le yatıp, Leyla Gencer’le kalkmaya başladı…
Habire onu pompalıyorlar!..
“Haber”lerde o!.. “Progam”larda o!..
Peki, kimdir bu Leyla Gencer?..
Buyrun, haberi okuyalım:
“Dünyaca ünlü Türk soprano Leyla Gencer, dün Milano’daki evinde solunum ve kalp yetmezliğinden öldü!.. Gencer için Pazar günü Milano’da La Scala Operası’nda ve Santa Babila Kilisesi’nde bir tören düzenlenecek… Sonra, vasiyeti gereği krematoryumda yakılacak olan Gencer’in külleri, İstanbul’a getirilerek yine vasiyeti üzerine Ortaköy’de bir törenle Boğaz’ın sularına dökülecek.”
Haberler böyle!..
Bilmem, hiç dikkatinizi çekiyor mu;
“Müslüman” birisi vefat ettiğinde, “bilinçli” bir şekilde onu “yok” sayan, cenaze törenlerine katılan onbinlerce insanı görmezden gelen kartel medyası; bir “Hıristiyan” veya “Yahudi” öldüğünde, öylesine sahip çıkıyor ki; sanki ölen kendi “anne-babaları”dır!..
Öylesine sahip çıkıyorlar ki;
Leyla Gencer, sanki dünyanın görüp-göreceği “ilk ve son soprano”dur!..
“Oysa” diyor Murat Bardakçı;
“Leyla Gencer, batının sanat çevrelerinde yer edinebilmiş nadir Türk vatandaşlarından ve 20. asır opera tarihinin başarılı olmuş sanatçılarındandır, bunda şüphe yok. Ama, birileri şimdilerde yaptıkları gibi Gencer’i “son diva” yahut “Maria Callas’ın rakibesi” diye nitelemeye başladılar mı, iş değişir ve başka bir hâl alır.”
(…)
Ve, işin açıkça söylemem gereken asıl önemli tarafı:
Bu isimlerin yanında bir “Leyla Gencer” maalesef yoktur! Leyla Gencer beğenilmiş ve takdir görmüş bir sanatçıdır; fakat adı bu sopranolarla bir arada anılmamıştır.”
Engin Ardıç ise, bambaşka bir “Leyla Gencer portresi” çiziyor ve diyor ki;
“Erkekçe söyleyeyim: Ben ki opera hastasıyım, bir kere bile dinleyemedim!..
Leyla Gencer’den söz ediyorum tabiî… La Diva…
Ya da, “Cenker”… Gencer derseniz kimse tanımaz, İtalyanca okunduğu gibi söyleyeceksiniz.
Genco’yu da “Cenko” okurlar ya…
Soruyorum: Atıp tutanlar, ahkâm kesenler, hanginiz bir tek arya dinlediniz ondan?..
Parlak devri ellili yıllardı, hayatta mıydınız o dönemde, yoksa operadan anlayacak yaşta mı?..
Yirmi sekiz senedir sahneye çıkmıyordu, yirmi dokuz sene evveline kadar La Scala’ya mı takılıyordunuz gidip gidip?
Ya plakları, diyeceksiniz…
Uzun süre plak yapmadı ki!..
Türkiye’yi unutun, Leyla Gencer’in ülkesinde Leyla Gencer’den üç dakikalık “single” bile bulamazsınız.
Ama sallamaya gelince, iş kolaydır: “Maria Callas’ın en büyük rakibesiymiş”…
Hayır, o Renata Tebaldi’ydi… Leyla Hanım’ın asıl iyi bir “Donizetti yorumcusu” olduğu söylenir, işe bakın, benim de en sevmediğim operacıdır Donizetti.
“Donizetti rönesansı” dedikleri de, adamın en hurda, en kıyıda köşede kalmış, en kötü operalarına çok az kişi tarafından “entellik ayağından” ilgi gösterilmesinden ibarettir.
Fazıl Say gibi ağlayıp zırlayacağına “vakitlice” Türkiye’yi terk etmiş, bununla da akıllılık etmişti. Çünkü buraya sekiz numara büyük gelecekti.
Polonezköylü olduğunu, Minakowski ailesinden geldiğini de biliyor muydunuz? Burada kalıp ne yapacaktı? Üçüncü derecenin ikinci kademesinden emekli olmak için mi kalacaktı burada?
“Anadolu’daki köklerini unutmamış”…
Yok yahu, hangi kökü vardı Anadolu’da?
Yoksa “armonize edilmiş” türkü mü söylüyordu Milano’da?..”
İSİMLERİ YERLİ, KENDİLERİ YABANCI
Bu konuları bilmediğimiz için, “bilenler”in yazılarından aktarma yaptım ki; Leyla Gencer’i daha iyi tanıyasınız…
Gördüğünüz gibi, “Türkiye’ye her şeyiyle yabancı” bir kadın… “Din”iyle yabancı, “kültür”üyle yabancı, “müziği”yle yabancı!..
Hatta, “ölü”süyle bile yabancı!..
Evet, “yakılacak” kadar yabancı!..
Gelin, görün ki;
“Hocaların hocası bir Müslüman” öldüğünde umursamayan ve “tek sütuna bir haber” bile vermeyen kartel medyası; isimleri “Türk” ama, cisimleri “Hıristiyan/Yahudi” olan “yabancı”ları öve öve bitiremiyor!..
Öyle allayıp-pullayıp sunuyorlar ki;
“Vay beee” diyor insan,
“Ne büyük insanmış da, hiç haberimiz yokmuş!”
Ama, olmuyor işte… “Ölüm”leri ile, “ne” olduklarından haberimiz oluyor!.. Kiminin “Ermeni”, kiminin “Rum”, kiminin “İngiliz” olduğunu öğreniyoruz!..
Ama onların çoğu, “yaşadıkları” sürece kendilerini gizlediler!.. Sanki, “Reklâmcı Sequela’nın gizlediği” gibi gizlediler!..
“Sakın Türk Milleti’ne Hıristiyan olduğumuzu söylemeyin!.. Onlar bizi öz be öz Türk sanıyor!”
Hee… Gerçekten de öyle sanıyorduk!..
Öyle sanıyor ve “Bir Türk; Türk’ün inanç ve değerlerine bu kadar nasıl saldırır?” diye meraklanıyorduk!..
İşte şimdi meraktan kurtulduk;
Meğer onlar “yerli” görünümlü “yabancı”ymış!..
www.bizkaclirayiz.com.tr
İtiraf etmek gerekir ki; Tuncayım Özkanım’la ilgili en güzel başlığı, dünkü Radikal gazetesi atmış… Tuncayım Özkanım’la, çok güzel kafa bulup, gırgırlarını geçmişler!..
Evet, “www.bizkaclirayiz.com.tr” başlığı
Tuncayım Özkanım’ın kafa yapısını çok iyi ortaya koyuyor… Biliyorsunuz, “AK Parti aleyhtarı” yayınları, “bizkackisiyiz.com” gibi “ulusalcı” kampanyaları ve “miting” organizeleriyle tanınan, bu haliyle de bir “ideoloji adamı” ve “vatansever” görüntüsü veren Tuncayım Özkanım’ın, aslında nasıl bir “parasever” olduğu çıktı ortaya!..
Herhalde duydunuz… Tuncayım Özkanım’ın başında bulunduğu Ulusalcı Kanaltürk, Bugün gazetesinin sahibi Akın İpek’e satılmış… Demek oluyor ki; Kanaltürk’ün izleyicileri “az” kişiymiş ve değirmeni döndürememişler!
Tuncayım Özkanım da, kanalı satmış… Artık, “Biz kaç kişiyiz” diyemeyecek… “Kaç lira” olduklarını söyleyecek… “Herkesin bir fiyatı vardır” derlerdi de inanmazdım.
İŞSİZLİĞİN İLACI
İslamî Ahlak ve Ahlaksızlığın Sebepleri:
- İşsizlik,Ahlaksızlığı doğurur.
- Kocası ölen kadına,maaş bağlanmalı.
- Kadın,Zenginse maaş bağlanmamalı.
- Boşanmış kadına maaş bağlanmamalı.
- Çalışan kadınlar işten çıkartılmalıdır.
- Kadınlar çalışmak zorunda değildir.
- Kadın ev içinde veya ev dışında çalıştırılamaz.
- İşden Çıkan kadınların yerine,erkekler işe alınmalıdır.
- Erkek ev ve nafaka temin etmek zorundadır.
- Kadın evinin ve Erinin kadını olmalıdır.
- Kadın bir yere gidecağı zaman,kocasından izin almak mecburiyeti vardır.
- Kadın,kocasından izin almadıkça,eve kimseyi alamaz.
- Kadın her hususta kocasına itaat etme mecburiyeti yoktur.
- Kadının,Yemek yapmak veya ev işinde çalışmak veya ev dışında çalışmak mecburiyeti yoktur.
- Çalışmak kadının asli görevi değil,fıtri görevidir.Düzeltmeye çalışırsan kırarsın,kendi haline bırakırsan yararlanırsın.Fıtraten evde çalışma görevi vardır.
- Kadın eve nafaka getirmek zorunda değildir.
- Erkek kadına minnet ve zulüm yapamaz.
- Erkek evini korumak ve kollamak mecburiyetindedir.
- Güzel ahlak yaşanmalıdır.
- Huzur İslamdadır.
Türkiyede,maddi kirizden ziyade,Ahlaksızlık ve işsizlik kırizi vardır.
Lahey Adalet Divanı-NATO-BM
| Lahey Adalet Divanı (Şeytan Divanı) |
| Kardeşim Uyan Seni Zalimler Yönetmektedir. |
| En büyük Düşman Yahudi ve Hıristiyanlardır. |
|
Birleşmiş Milletler’in 94. maddesi şöyledir:
Birleşmiş Milletlerin hukuk mahkemesi olan uluslarası adalet divanı, çıkacak karara önceden uymayı kabul eden ülkelerin getirdiği davalara bakar. Divan, her biri değişik ülkelerden gelen ve dokuz yıl süreyle görev yapan on beş yargıçtan oluşur. Bu mahkemeye gelen bütün ihtilaflar, oturuma katılmış yargıçların oy çokluğuyla karara bağlanır. Divan en az dokuz yargıcın katılmasıyla toplanır. Yargıçlar, Lahey dışında başka bir yerde de toplanabilirler.
Lahey Adalet Divanı’na, küfür mahkemesi ismi verilmesi aslında daha uygundur. Bu mahkeme; Hollanda’ da bulunan Lahey şehrindedir. Devletler arasındaki ihtilaflar bu mahkemede, İslam’a zıd olan kanunlara göre çözülür. Birleşmiş Milletlere üye devletlerin bu mahkemenin hükümlerini kabul etme, bu hükümlere saygı gösterme ve ona muhakeme olma zorunluluğu vardır.
|
|
Birleşmiş Milletler,Hıristiyan Topluluğudur. |
|
Madde 93 şöyledir:
Birleşmiş Milletlere bağlı olan her devletin, ihtilaflı herhangi bir meselede, temel nizamına üye olduğu Lahey adalet divanının hükmünü kabul edeceğine dair söz vermesi gerekir.
|
|
Zalimin Dediği Dedik,Çaldığı Düdüktür. |
|
“Mahkemenin verdiği hüküm kesindir. Kimsenin temyiz hakkı yoktur.”
Birleşmiş Milletler’e üye olan her devlet, üye olduğu için aynı zamanda Lahey adalet mahkemesinin temel nizamına da bir üyedir.
Bu mahkemede verilen hükümler, kafir teşricilerin (kanun koyucuların) çoğunun heva ve hevesine göre verilir. Daha açık bir deyişle, bu mahkemede tayin edilen hakimlerden çoğu bir meselede hangi hükmü vermişlerse o hüküm kabul edilir ve uygulamaya sokulur. Bu konuda hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur. Çünkü bu mahkemenin 60. maddesinde şöyle geçer:
|
|
Allah’dan başka hakim tanıyan,Irak ve Filistin gibi Tokat Yiyer.
|
|
Bu mahkemede, hakkında hüküm verilecek meselede hiçbir zaman ve asla Allah (c.c)’ın kanunlarına riayet edilmez, değer verilmez. Bu nedenledir ki bu mahkeme taguttur ve tagutun mahkemesidir. Her kim bu mahkemeye muhakeme olmak için başvurur ve muhakeme olursa şüphesiz ki o kimse taguta başvurmuş ve muhakeme olmuştur.
Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye olmuş bütün devletler bu tağuta boyun eğmiş ve aralarındaki ihtilaflarda onu hakem tayin edeceklerini kabul etmişlerdir. İşte bu devletler bu özellikleri sebebiyle tağuta tapan, kafir devletlerdir. |
| Küfre Sığınmak Küfürdür. |
|
http://sites.google.com/site/islsmguenesi/Home/cesitli-kuefuer-oencuelerinin-ortak-muecadelesi |
|
Et Obur olan bir hayvan,Ayı,Köpek,Kurt,Çakal,Aslan gibir bir canavara,Kuzuyu Teslim ederseniz.Acıkınca,Kuzuyu Yerler. |
|
mehmet selim polat |
FİLİSTİNİ VURAN İSLAM ÜLKELERİDİR
FİLİSTİNİ VURAN İSLAM ÜLKELERİDİR
|
http://sites.google.com/site/hanifcilikdindegildir/Home/filistini-vuran-islam-uelkeleridir
FİLİSTİN ZULÜM ALTINDA
http://sites.google.com/site/pilistine/
Ermeni Mezalimi İle PKK arasında Hiçbir Fark Yoktur
Bugünkü PKK,1915 yılındaki Ermeni mezaliminin devamıdır. Ermeniler,bilhassa körtçe bilen ermeniler sadece Türkleri değil kürtleride katletmişlerdir. Bitlisin Cevizlidali köyünde 1993 yılında yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin 55 kişiyi katledip köyü ateşe verdiler. ERMENİLERİN ERMENİLERE ZULMÜ
Komitacı Ermeniler sadece Türkleri katliama tabi tutmakla kalmamış, aynı zamanda durumlarından şüphelendikleri ve Türklerin tarafını tuttuğunu düşündükleri Ermenilere de çeşitli zulümler yapmışlardır.
1890 Temmuzundaki Kumkapı gösterisinden sonra Hınçak Komitesi, durumlarından şüphelendiği, hükümet taraftarı kabul ettiği Ermenilere suikastlar uygulamaya başlamıştır.
Avukat Haçik, 15 yaşında Armenak adında bir Ermeni tarafından öldürülmüştür.
Gedikpaşa Kilisesi vaizi Dacad Vartabet, parçalanmıştır.
Ruhani Meclis’e üye seçilen Mampre Vartabet, hükümete ajanlık ettiği için suikasta uğramış ve yaralanmıştır.
Patrik Aşıkyan’ın komitenin planlarını hükümete haber vermiş olmasından şüphe edilmiş, bu sebeple, komite tarafından kur’a ile görevlendirilen Diyarbakırlı Agop adında bir Ermeni genci tarafından 28 Mart 1894 günü kendisine patrikhane kilisesinde bir suikast yapılmıştır. Suikastçının kullandığı Karadağ tabancası bozuk olduğu için ateş almamış, genç Ermeni tutuklanmıştır.
10 Mayıs 1894′te Hınçak Komitesi; Aşıkyan’ın arkadaşı kabul ettikleri Simon Maksut’a, Galata’da Havyar Hanı önünde iki komiteci vasıtasıyla suikast yaptırmışlardır.
Bu suikastlar hakkında Fransız elçisi Mösyö Cambon, 27 Mart 1894 tarihinde Fransa Dışişleri Bakanlığı’na şu bilgiyi vermiştir:
“Cambon’dan Casimir Perier’ye
Beyoğlu: 27 Mart 1894
Geçen Pazar günü Patrik Aşıkyan, ayinden sonra patrikhaneye dönmek üzere Kumkapı Kilisesi’ni terk ederken on sekiz yarlarında bir Ermeni genci, tabancası ile nişan alarak üstüne birkaç defa ateş etmiştir. Silah bozuk olduğundan, patriğe hiçbir kurşun isabet etmemiştir. Patrik bayılmış ve evinde tedavi görmüştür. Genç Ermeni karakola götürülmüş ve cinayetin sebebi konusunda sorguya çekilince Aşıkyan’ın Ermenilerin düşmanı olduğunu, sık sık hükümete ihbarlar yaptığını ve Ermenilerin de milleti bu adamdan kurtarmak için and içtiklerini söylemiştir. Aynı zamanda kendisinin ve mezhepdaşlarının padişaha bağlı olduklarını belirtmiştir.
Cambon”
Mösyö Cambon’un 3 Haziran 1894′te gönderdiği mesajda ise şöyle denilmektedir:
“Cambon’dan Dışişleri Bakanı Hanotaux’ya
Beyoğlu: 3 Haziran 1894
Son günlerde İstanbul’da Ermeni cemaatinden birine suikast yapılmıştır. Bugün tehlikeden kurtulmuş olan bu şahıs, Patrikhane kapı kahyası ya da baş tercümanı, zengin bir banker, Harbiye Bakanlığı müteahhitlerinden Simon Maksud Bey’dir. Patrikhane halk meclisi üyelerinden olan Maksud Bey, çoktan beri mezhepdaşlarınca Türklere satılmış ve millet haini olarak tanınmıştı.
Geçen yıl, Ermenilere Sultan Mecit tarafından verilmiş olan anayasanın kutlanması padişah tarafından yasak edildiği zaman Maksud Bey, bu yasağın kaldırılması hakkında teşebbüste bulunulmasını reddetmiştir. O zamandan beri Ermenilerin tahrikçi ve fesatçılarının şiddetle nefretini çekmişti.
Kendisini öldürmeye teşebbüs eden Van’lı Ermeni hamalları, Kürtlerden, Türk memurlardan Van’da çok sıkıntı çekmiş kimselerdir.
Siyasi bir cinayet karşısında bulunduğumuz şüphesizdir. Katiller, Ermeni komiteleri tarafından yazılmış belge ve mektupları taşıyorlardı. Kendileri Levon adında biri tarafından para verilmek suretiyle bu iş için tutulmuş olduklarını kabul etmişlerdir. Bunlara silah vermek suretiyle komiteler, patriğe yapılan suikasttan sonra Türk dostu olan, milli davaya ihanet etmekle suçladıkları yüksek Ermeni sınıflarına mensup kimselere karşı bu suretle bir uyarıda bulunmak istemişlerdir.
Bu hareketleriyle komiteler, artık illerde değil, merkezi hükümette darbelerini indirmek, faaliyetlerine daha büyük bir alan temin etmek ve padişah üzerinde kuvvetli bir etki yapmak istemişlerdir.
Bu suikasttan, padişah çok heyecanlanmıştır. İstanbul’da polis tarafından yapılan birçok tutuklama da bunu kanıtlar.
P. Cambon”
Kumkapı gösterisinden sonra Hınçak komitesinin İstanbul şubesi başkanı Murad (Hamparsum Boyacıyan)’dır. Hınçak temsilcisi olarak da Kafkasya’dan Vart Badrikyan gelmiştir. Badrikyan bir-iki ay sonra tutuklanmış, ancak Rus tebaası olduğu için Rusya elçiliği tarafından alınmıştır. Bunun yerine yine Kafkasya’dan Ardavazt Ohancanyan gönderilmiştir. Suikastlar, bu temsilciler zamanında ortaya çıkmıştır(1).
Ermenilerin Ermenilere zulümleri sadece suikastlardan ibaret değildir. İsyanlar için para teminine çalışan Ermeni komitecileri, çok sayıda Ermeni vatandaşını soymuşlardır. Nitekim mütarekede büyük rol oynamış meşhur Pantikyan’ın asıl adı Rezi Yalkın olan M. Sıfır’a verdiği şu bilgi son derece çarpıcıdır:
“Şu ciheti bilhassa tebarüz ettirmek isterim ki, o sıralarda Anadolu’nun muhtelif mıntıkalarında yapılan isyan hareketlerine mukabele olmak üzere Kürt ve Türklerin yaptıkları baskınlarda, Ermenilerin maruz olduğu maddi zayiat nispeti, Hınçakların İstanbul’da yaptıkları bu soygunculukta ele geçirdikleri servetler yekununun, emin olunuz ki, yüzde birini bile tutmayacak kadar azdı. Komitacılar, İstanbul Ermenilerini o kadar insafsızca soymuşlardı. Birçok zenginleri on paraya muhtaç bir vaziyete sokmuşlardı.
Bu soygunculuğu rakamla göstermek, yeni Ermeni nesline ibretli bir ders vermek için, o zaman gasp edilen para miktarları ile sahiplerinin isimlerinden hatırımda kalanları şu sütunlara sıralamayı faydalı görüyorum:
Hınçak komitesinin Bakırköy, Yedikule ve Samatya taraflarında meşhur fesatçılardan Van’lı papaz Murat Irakliyan’ın reisliği altında soygunculuk yapan bir heyeti, yalnız fakir Ermeni esnaf ve zenaat sahiplerinden yirmi iki bin altın toplamış ve ayrıca halı tüccarı Karnik Sümbülyan’dan altı bin, manifaturacı Nişan Şahpazyan’dan beş bin, zahireci seyyarlardan on üç bin altın almışlardı.
Yenikapı, Kumkapı semtlerindeki soygunculuk da bundan aşağı değildi. Bütün küçük esnaf ve zenaatkarların varı yoğu alınmış, sayılı varlıklıların kasaları adeta boşaltılmıştı. Hatıralarım eğer beni aldatmıyorsa, bu semtlerdeki vurgunun yekunu da otuz bin altını bulmuştu.
Galata ve Beyoğlu’nu haraca bağlayanlar, soygunculuğun en büyük rekorunu kırmıştı. O zamanın sayılı mücevhercilerinden yalnız İstepan adındaki bir Ermeni zengininden otuz bir altın alınmış ve vurgunun bu semt yekunu yüz bin altını bulmuştu. Patrikliği de ele geçiren İzmirliyan, komitenin beş gizli hafiyesi Mığır’la, papaz Murat Iraklıyan’ı, Halepli Musdiç Keşişyan ve arkadaşları o günün azametli birer varlıkları olmuştu.
O zamanın komitecileri, bu paralardan mühim bir kısmının saray adamlarına verildiğini söylemişlerdi. Fakat, bu sözler tamamıyla yalandır. Çünkü, Murat Iraklıyan, bu soygunculuktan on sene sonra kaçarak olarak Sofya’da bulunduğu sırada, hadiseyi bütün açıklığı ile bizzat babama anlatmış, kendi hissesine düşen otuz bin altının o zaman İzmirliyan tarafından zorla elinden alındığını da yana yakıla söylemeyi unutmamıştır(2).”
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hasan Oktay, Ermenilerin Ermenilere zulmü konusuyla ilgili son derece çarpıcı bir örnek tespit etmiştir:
“İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra oluşan siyasi atmosfer sonrası Van’da belediye başkanlığı, Van idare meclisi azalarından Bedros Kapamacıyan isminde bir Ermeni’ye 1909 yılı ortalarında teslim edilmiştir. Şehir nüfusu Müslüman çoğunluğa sahip olmasına rağmen hiçbir ayrıma uğramadan Kapamacıyan Efendi herkesin teveccühünü kazanarak aza seçilmiş, dolayısıyla Müslümanların da oyunu almıştı. Zira yapılan seçim neticesinde 10 idare meclisi azasından ikisi Ermenilerden seçilmişti.
Yöneticiliği esnasında halkı memnun eden ve fakat Taşnak ve Hınçak komitelerine karşı daima Devlet-i Osmaniye’den yana tavır koyan Kapamacıyan Efendi, Van’da yaşayan Türk ve Ermeni toplumunun huzur ve refahı için hizmet etmiştir. Belediye reisi Kapamacıyan, halkın huzuru ve şehrin geleceği için canla başla çalışırken Ermeni Patriği, Ermeni meselesini Avrupa devletleri nezdinde canlı tutabilmek için Taşnak komitesiyle işbirliği yaparak Van ve civarında bazı tertip ve provokasyonlara girişmiştir.
Bu tertipler doğrultusunda Van’da nisan 1912 de bir dizi yangınlar çıkmış ve bu yangınlarda bazı Ermenilerin de evleri yanmıştı. Patrik bu yangın ve provokasyonlar meselenin belediye reisi ağzıyla Avrupa elçiliklerine rapor edilmesini yani Müslümanların Ermenilerin mallarını canlarını her an ortadan kaldırmaya hazır olduğunu, bu olayları Müslümanların çıkardığını bildirmesini istemiştir. Belediye reisi Kapamacıyan Efendi ise, meselenin böyle olmadığını yangını Ermeni Taşnak komitelerinin çıkardığını anlatan bir rapor göndermiştir.
Yıllardır Van merkezinde büyük bir gayret içerisinde çalışan ihtilalci Ermenilerin işlerini zora sokan Kapamacıyan Efendi’nin yaşaması artık komite için hazmedilemez bir durumdu ve Reis hakkında infaz kararı çıktı. Teorilerini Ermeni-Türk çatışması üzerine kuran ihtilalci çeteler, daha önceleri de Ermeni ileri gelenlerinden Osmanlı devletine destek vererek halkın üzerindeki kendi hakimiyetlerini yok edenlere karşı suikastlar düzenlemişler, böylece korku salarak aleyhlerinde oluşacak muhalefeti de ortadan kaldırmış olacaklardı.
Sık sık tehditler alan Van belediye reisi Kapamacıyan Efendi 10 Aralık 1912 günü, isminin üzerine kara haç basıldığından habersiz bir şekilde kalabalık aile efradıyla akşam vakti akrabalarından Marcidciyan Efendi’nin isim koyma günü kutlamalarına misafir olarak gitmek için evinden dışarı çıkıp kapısında bekleyen kızağa bindi. Bu esnada evin etrafında tertip alan Taşnakçı bir grup, kalabalığın üzerine yaylım ateş açmağa başladı. Hazırlıksız ve korumasız bir şekilde yakalanan Reis kafasına isabet eden iki adet kurşunla cansız bir şekilde yere yığıldı.
Başkanın evi Bağlar mevkiinde olduğundan en yakın karakol on dakika mesafedeydi. Bunun için jandarma olay mahalline yetişinceye kadar katiller karanlıktan da istifade ederek kaçtılar. Bağlar mevkii büyük bir çoğunlukla Ermenilerin iskan ettiği bağlık bahçelik bir mahalle olup Taşnak komitesinin en güçlü olduğu yerdir. Bu yüzden katillerin kaçıp saklanması oldukça kolay olmuştur.
Olayı görenlerin ifadeleri alınmağa başlandı. Katillerin eşkal ve haklarında bilgiler yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Özellikle Reisin oğlunun verdiği ifadeden anlaşıldığına göre Karakin ve arkadaşı bu cinayeti işlemiş olabileceği ortaya çıkıyordu. Böylece katillerin aşağı yukarı belirmesi Müslüman ahali ile Ermeniler arasında çıkması olası bir karışıklık önlenmiş oldu Hızlı bir şekilde operasyonlar yapılarak Karakin yakalanmış ve ismini tespit edemediğimiz arkadaşı ise kaçmayı başarmıştı.
Olayı gerçekleştiren ekibin içerisinde arabasıyla bulunan ve daha önce Van’a silah sokmak suçlarından aranan arabacı Potur, Saraç Osep, kuyumcu Karakin, olaydan sonra Karagündüz köyüne kaçan ve Taşnak komitesinin önde gelen üyesi ve Kapamacıyan efendinin öldürülmesini planlayan Sahaf lakaplı şahıslar da sıkı bir takipten sonra yakalanmışlardır. Olay anından beri kayıp olan katil Karakin’in arkadaşı daha sonra yakalanarak hapishaneye konulmuştur.
Van’da Taşnak komitesi mensuplarının çıkardığı Azadamart gazetesi köşe yazarlarından Viramyan Efendi’yle Ermeni mektepleri müfettişi ve Taşnak komitesinin Van sorumlusu Aram Manukyan Efendi’nin ve bazı ileri gelen Taşnak komitesi üyelerinin bir kısmı Belediye başkanı Kapamacıyan Efendi’nin öldürülmesinin azmettiricisi olarak tutuklanmalarına karar verildi.
Ermeniler tarafından oldukça fazla sevilen Kapamacıyan Efendi’nin katli üzerine hızlı bir şekilde gidilmesi, katillere gerektiği ceza verilemese bile en azından yakalanmaları, ahali arasında memnuniyetle karşılandı. Katillerin Ermeni olması ise, Ermeniler içerisinde derin bir üzüntü meydana getirdi. Kapamacıyan’ın icra edilecek cenaze merasimi için gerekli tedbirler alınarak asayişin bozulmamasına özen gösterildi.
Cenaze merasime yabancı misyon şeflerinden İngiliz, Rus, Fransız konsolosları da katıldılar. Bunun yanında merasime askeri erkandan kimse iştirak etmediği gibi cenazede Taşnak komitesinden de hiç kimse bulunmamsı manidardır. Taşnak komitesi bu tavrıyla açıktan reisi öldürdüğünü net bir tavırla sevenlerine ve düşmanlarına bir gözdağı vesilesi yapmıştır.
İhtilalci Taşnak Ermenileri emellerine ulaşabilmek için gözünü bile kırpmadan kendi insanlarını öldürebiliyorlardı. İhtilal için uygun ortamın oluşturulabilmesi için her türlü eylemi göze alan komiteciler faaliyetlerini bir sistematiğe bağlayarak yaptıkları çalışmalar Rusların da yardımıyla netice vermiş ve Van’ı geçici olarak işgal etmişler, Ekim 1917 Bolşevik ihtilaliyle Ruslar geri çekilince Van tekrar Türklerin eline geçti(3).”
Oktay, Ermenilerin Ermenilere zulmü konusunda Altan Deliorman’dan şu satırları nakletmektedir:
“Ermeniler Anadolu’da faaliyetlerini sürdürürken bir taraftan da İstanbul’da kendilerine yüz vermeyen dindaşı Ermenileri katlediyorlardı. Avukat Haçik, Gedikpaşa kilisesi başpapazı Dacad Vartabet, tüccar Karagözyan, kandilci Onnik, Apik Uncuyan, polis memuru Markar, Meclis-i ruhani üyesi Mampre Vartabet, Hacı Dikran Mıgırdıc Tütüncüyan Ermeni çeteciler tarafından katledilen yüzlerce Ermeni’den sadece birkaçıdır(4).”
______________
KAYNAKLAR
(1) Uras, Esat-; Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1987, s. 469-471.
(2) Banoğlu, Niyazi Ahmet-; Gündüz Matbaası, Ankara 1976, s. 24-25.
(3) Oktay, Doç. Dr. Hasan-;
“www.ermenisorunu.gen.tr/makaleler”
(4) Deliorman, Altan-; Türklere Karşı Ermeni Komitecileri, İstanbul 1975, s. 31.
Yahudi ve Masonluk
De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) birkısmımızı Rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.”
(Al-i İmran Suresi, 64)
Uluslararası bir kurulus olan masonlugun kurulduğu günden bu yana bazı Yahudi çevreleriyle yakın ilişkisi olmuştur. Bu ilişki kimi zaman fanatik bir “Yahudi düşmanlığına” sebebiyet vermiş, kimi zaman hayali komplo teorilerine malzeme hazırlamıştır.
İsrail’in resmi devlet ideolojisi olan Siyonizm’in, gerçekte İlahi bir din olan Yahudi inancını ve orjinali İlahi bir kitap olan Muharref Tevrat’ın hükümlerini kendi ırkçı ve yayılmacı görüşleri için kullanılmıştır.
Masonlarin kabul ettirmeye çalistiklari evrim teorisi, materyalist felsefe gibi önemli aldatmacalar.Bu meyanda Yahudiliği kullanmışlardır.
Darwinizm gibi modern çagin bilimsel gerçekleriyle bagdasmayan iddialar, başta masonluk olmak üzere din karşıtı çevreler tarafından topluma empoze edilmektedir. Din ortadan kaldırılmak istenmekte, bunun için, önce insanlarin maymundan geldigi ve buna bağli olarak aile, namus, ahlak gibi degerlerin zamanla ortaya ciktigi gibi aldatmacalar kitlelere bir gerçek gibi anlatılmaktadır.
Son iki yüzyilda bu görüs sahiplerinin etkisinin artmasi hiçbir sekilde tesadüfi degildir. Uzun, sistemli bir faaliyetin ürünüdür.
Ümid ederiz ki bu konudaki gerçeklerin ortaya çikmasi masonluğun toplum üzerindeki olumsuz etkisini tesirsiz hale getirecektir. Ve aynı zamanda, masonlara da kendi yanlışlarını ve yanılgılarını gösterecek ve böylece umulur ki onların da bu yanılgılardan kurtulmalarına vesile olacaktır.
Yahudilik konusunda kesinlikle irkçi ve antisemit bir yaklaşım yoktur. Bir müslümanın antisemitizm gibi din-dışı bir ideolojiyi benimsemesi de zaten düşünülemez. (“Antisemitizm İslama Aykırı Bir Irkçılıktır) Biz Yahudileri, Allah’ın Kuran’da tarif ettiği şekilde biliyoruz. Gerek ülkemizdeki Yahudilerin, gerekse İsrail’de veya dünyanın başka ülkelerindeki Yahudi insanların, barış ve huzur içinde yaşamalarını diliyoruz. Burada ve diğer ilgili çalışmalarımızda eleştirilen görüş, Yahudi dinini kendisine malzeme edinmek isteyen ırkçı Siyonist ideolojidir.
Ancak örgütün temel felsefesi materyalizmdir ve bunu mensuplarına aşama aşama empoze etmektedir. Topluma yönelik de yanıltıcı bir materyalist-Darwinist bir propaganda yürütmektedir. Bu nedenle masonluğun felsefesini ve faaliyetlerini göz önüne sermek, yanılgılarını ortaya çıkarmak gerekmektedir.
Bir insan daha önceden mason, komünist, ateist veya ahlaksiz vs. olabilir. Fakat tövbe edip vazgeçtikten sonra onu eski haliyle takdim etmeye gayret etmek hem günah, hem her günah gibi çirkindir. Kötü yoldaki insanlara, batağa düsmüslere vurulmaz, kolundan tutup çıkarılmaya çalısılır. Unutulmamalıdır ki her insan için tövbe kapısı açıktır.
http://sites.google.com/site/yahudivehiristiyanlar/Home/musevilik/yahudilik-ve-masonluk
Siyasetin Çirkinlikleri
|
ALDATMAK:
(Men reşşe feleyse minna=bizi aldatan bizden değildir-Hadis).
Birinci dönem,AKP ye üye oldum,oğlum gençlik kollarında çalıştı.İkinci dönem yani 22 temmuz seçimlerinde bütün oylarımızı çürüttük.Çünkü AKP ile CHP’nin,MHP ile DTP’nin farkını göremedim.1995 yılında Bir insanın iki dini olmaz,ya İslam veya Laik diyen,Bugün Laikliği seçmişse bu bir aldatmadır.1997 yılında AB ye giremeyiz,Hıristiyan kazanında eriyemeyiz diyen,AB zaten bizi almıyor diyen.Bugün AB ye girebilmek için her çabayı sarfetmektedir.Tıpkı CHP gibi davranılmıştır.CHP her zaman başörtüsüne karşı olmuş.Seçim yaklaşınca çarşaflı kadınları temin ederek Hürriyetten dem vurmuştur.Bu aldatma siyaseti olmazsa olmazmı?.
Bir insan iki şey için oy verir.
Başka Altarnatifi yoktur.
Zulüm ile Âbad olanın,sonu berbâd olur.
Ülkenin kurtulması,İslâm dinine önem vermekle,Kuranı Kamusal alana sokmakla mümkün olur.Anladımki,Partilerden Huzur Gelmiyecektir.Partim Yoooktur.
Baş örtüsüyle oğraşmak yerine,namazı yasaklamak yerine serbest etmeli,islâm ahlakını gençlerimize öğretmelidirler.Kurtuluş İslamdadır.
|
mehmet selim polat
Said Nursi ve Mustafa Kemal
Said Nursi ve Mustafa Kemal
Yunanlılar, vatan topraklarından atılmış ve yeni siyasi oluşumun ilk adımları olarak TBMM açılmıştır. Mustafa Kemal, istanbulda bulunan ve halk nezdinde büyük bir nüfuza sahip olan Bediüzzamanı Ankara’ya davet eder.
Bu teklifler üzerine Bedüzzaman Ankara’ya gelir. Ankara tren garında bir çok milletvekili tarafından karşılanır.
Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasında, ciddi bir diyalog gerçekleşir. İlk dönem milletvekillerinden olan Hüseyin Aksu, Son Şahitler Bediüzzaman’ı Anlatıyor isimli eserin 4. cildinde yaşadığı bir hatırayı şöyle aktarır:
Mecliste Mustafa Kemal ile Bediüzzaman uzun uzun görüşüp konuştular. Mustafa Kemal, kendisinden yardım istedi. “Siz İstanbul’u ahval-i dünyayı biliyorsunuz, birlikte şu memleketi kurtaralım. Bizim gayemizin ne olduğu sizce malûmdur Hocam!” demişti. Konuşmada diğer mebus (milletvekili) arkadaşlar da bulunmuşlardı.
Mustafa Kemal muvaffak olmak için kendisinden dua istedi. Bediüzzaman ise, “Memlekete hizmet edenlerin duasını Allahü Teâlâ kabul eder. Vatan için çalışanların say ü mesaisini Allah boşa çıkarmaz. Biz de duamızı yaparız” demişti…
Bir gün yine Mecliste oturmuş bir sohbet toplantısı yapıyorduk. Orada Mustafa Kemal Paşa ve Bediüzzaman da vardı. Mustafa Kemal: “Hocam bizim gayemizi biliyor musun? Nedir acaba?”
Bediüzzaman cevaben:
“Biliyorum. Bu vatanı kurtarıp, düşmanı bu topraktan atmaktır. Bir binayı yaparken adalet üzerine kurmalıdır. Siz böyle bir adalet ve temel üzerine kurduktan sonra, Allah sizi muvaffak eder” dedi.
Bediüzzaman, bu arada mecliste bir konuşma yapar. Milli mücadeleki başarılarından dolayı, başta Mustafa Kemal olmak üzere emeği geçen bütün milletvekillerini kutlar. Ancak bazı uyarıları ve tavsiyleleri de olur.
O konuşmanın bir kısmını buraya alıyoruz;
*Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizamla olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.
*Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır-ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin.
*Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki:
“Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?”
Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler
*Sizin bu İstiklâl Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalle onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüt eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avâm-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münâfi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.
*Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.”
Bediüzzamanın yaptığı bu konuşmadan Mustafa Kemal, ziyadesiyle rahatsız olur. Zira Bediüzzaman, konuşmasında, milli mücadeleki başarıları milletin iman ve inancına bağlamaktadır. O yüzden ne olursa olsun, milletin din ile bağlarının kuvvetlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Hususen namaz ibadetine vurgu yapmaktadır.
Birgün divan-ı riyasette, elli-altmış mebus içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemal Paşa, “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fıkirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz” der.
Bu söz üzerine, Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak, “Paşa, Paşa! İslamiyette, îmandan sonra en yüksek hakîkat namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduddur” der. Fakat Paşa özür beyan eder, ilişemez.
Bediüzzaman, Mustafa Kemal için, askeri ve siyasi bir deha tabirini kullanır. Ancak, İslam dinine olan lakaydlığından dolayı da kendisini şiddetle tenkit eder. İşte bu fikir ayrılıkları sebebiyle Bediüzzaman, istediği zemini bulamaz ve milletvekillerinin ısrarlarına rağmen Ankara’dan ayrılır.
Bediüzzaman’ın bu mesajları ve nüfuzu, yetkilileri rahatsız eder ve endişelendirir. Bediüzzamanı kayıt altına almak için tedbirler alınır. Bu tedbirler gereği Bediüzzaman için sonu gelmeyen bir sürgün hayatı başlar. Bu hayatın içinde tek bir renk vardır; Izdırap, çile, hapis, zindan, mahkeme ve nihayet mezarında dahi rahat bırakılmamak..
Bağlantı>>
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/said_nursi_ve_mustafa_kemal.html
HANİF DOSTLAR
Tıkla>>Annem …Tıkla>>Ses Klibi…Tıkla>>Gaflet Uykusu …Tıkla Video>> Reçete-Şiir
Güzel Yazılar
HANİF DOSTLAR.(!)
Sapıkların Yuvaları>> http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=5197&PN=1&TPN=1
CEVAP
Hanif, doğru inanan, hak yolda olan, İslamiyet’e sarılan, Allah’ı bir bilen demektir. Ebu Hanife de kelime olarak hanif babası, doğrunun babası demektir. Baba kelimesi Türkçe’de maksadı tam anlatamıyor, yerine konacak tam bir kelime de yok. Fakat para babası, fakir babası ifadelerinde baba kelimesi daha iyi anlaşılıyor. O halde hanif babası, hakiki Müslümanların babası, hak yolda söz sahibi kimse demektir. Kur’an-ı kerimde de aşağıda bildirildiği gibi, Hz İbrahim, hanif bir Müslümandı. Yoksa onun dini İslamiyet’ten ayrı bir din değildi. Zaten bütün Peygamberler, itikad olarak aynı şeyi bildirmişlerdir. İnsanlar sonradan bozmuşlardır. İtikadda ayrılık olmaz.
Bir âyet meali şöyledir:
(Allah, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’ya emrettiklerini size de din olarak emretmiştir.) [Şura 13]
Güzel Yazılar
Tek Kur’an Diyenler Sapıklık İçindedirler.
İslam Dininin Kaynakları :Kitap,Sünnet,Kıyas ve İcmadır.

((Radyoman))gibi sahtekarları tanıyormusunuz?.Tanımıyorsanız.(Radyoman)diye arayın,Sapık olduğunu öğrenirsiniz.
Sual: Yabancı bir yazar, “Müslümanlıktan daha kıymetli olan hanif dinidir. Hanif dinine uymak gerekir” diyor. Hanif ne demektir?.
Dinlerdeki imanı farklı gibi göstermek yanlıştır; fakat, dinleri, yani kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri farklı olduğundan, Müslümanlıkları da ayrıdır. Mesela Musa aleyhisselamın dininde iç yağı yemek haram idi.
Adamın biri, Kur’an uydurma söz değildir anlamındaki âyetteki söz kelimesinin Arapça’sını almış, Kur’an uydurma hadis değildir diye tercüme etmiş. Başka biri de hanif kelimesini din olarak almış, herkes hanif dinine girmelidir diyor. Âyetlere de istediği yanlış anlamlar vermiş. Verdiği anlamlar şöyle:
“De ki: Hayır, biz Hanif olan İbrahim’in dinindeniz.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız” dediler. Onlara de ki: “Biz, doğru olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.) [Bekara 135] Görüldüğü gibi hanif kelimesinin Türkçesi kasten yazılmamıştır.
Yine yazmış ki: “İbrahim, ne Yahudi, ne Hıristiyan’dı; o Hanif dinindendi.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir: (İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; o, doğru [Allah'ı bir tanıyan] bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67] (Dikkat edilmişse, o Müslümandı ifadesini çıkarıp yerine “o hanif dininden idi” demiş.
Yine yazmış ki: “De ki Allah gerçekçidir. O halde, İbrahim’in dini olan Hanif’liğe uyun.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(De ki: “Allah doğru söyledi. O halde doğru olan, [Allah'ı bir bilen] İbrahim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.) [Al-i İmran 95] (Dikkat edilirse burada da âyet saptırılıyor, İbrahim’in dini olan haniflik deniyor. Doğru olan İbrahim ifadesi değiştirilmiş.)
Yine yazmış ki: “Kim vardır ki, ondan daha güzeli var olsun? İyilik halinde, tam bir ihlas ile kendini Allah’a teslim etmiş (Yaratan ile barışmış) ve Allah’ın indindeki en güzel din olan İbrahim’in dini Hanif’liğe tâbi olmuştur. Allah İbrahim’i dost edinmiştir.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(İyilik eden bir kimse olarak kendini tam bir ihlasla Allah’a teslim eden ve İbrahim’in tevhid dinine uymuş olandan daha güzel din sahibi kimdir? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.) [Nisa 125] Burada da haniflik dini diye bir şey yoktur.
Hanif doğru anlamındadır
Yabancı yazar yine yazmış ki:
“Ben her dinden vazgeçip, yüzümü Hanif olarak o gökleri ve yeri yaratan Allah’a döndüm.”
Âyetin tam ve doğru meali şöyledir:
(Ben, bir müvahhid olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a çevirdim. Ben müşriklerden değilim.) [Enam 79] Her dinden vazgeçip diye bir şey yok. Âyetin yukarısında aya, güneşe, yıldızlara tapmadığını bildiriyor. Ben müşriklerden değilim diyor, hâşâ ben Müslüman değilim demiyor. Allahü teâlâ, (İbrahim doğru Müslümandı) buyuruyor. (Al-İ İmran 67)
Yine yazmış ki: “De ki: Rabbim beni İbrahim’in doğru yoluna dosdoğru olan Hanif dinine iletti.”
Âyetin doğru meali şöyledir: (De ki: Beni, Rabbim, doğru yola iletti; O, öyle bir din ki, gayet sağlam ve devamlı, İbrahim’in Hakka yönelmiş tevhid dini.) [Enam 161] Burada da hanif dini diye bir şey yok. Tevhid dini, doğru din ifadesi var. Kasten hanif kelimesinin Türkçe’sini yazmıyor.
Yine yazmış ki: “De ki: Ayrıca yüzünü Hanif dininden ayırma ve sakın ortak koşanlardan olma”
Âyetin doğru meali şöyledir:
(Yüzünü tevhid dinine döndür, sakın müşriklerden olma.) [Yunus 105] Hanif dini diye ayrı bir din burada da yok. Dikkat edilirse hep müşriklerden değildi, tek ilaha inanırdı anlamında söyleniyor.
Yine yazmış ki: “Doğrusu İbrahim Hakk’a yönelen bir kurucuydu. O Hanif idi.”
Âyetin doğru meali şöyledir: (İbrahim Allah’a itaat eden, ona yönelen bir ümmet [önder] idi.) [Nahl 120] Burada hanif dini diye bir şey yok. Hazret-i İbrahim’in dinini tek hak din gibi göstermeye çalışıyor.
Yine yazmış ki: “Halbuki, onlar yalnızca Hanif olmak üzere, dini sadece Allah’a has (özgün kılarak, mezhep imamlarına, şeyhlere, kullara vb. has kılmayarak), Allah’ı bilmekle, salatı ikame etmekle ve zekat vermekle emrolunmuşlardı. En dosdoğru ve gerçekçi din de işte bu Haniflik’tir.”
Burada foyasını meydana çıkıyor. Mezhebe, tasavvufa düşmanlığını açıkça bildiriyor. Bir de namaz demiyor salat diyor. Mealci gruplar, namaz diye bir şey yok salat dua demektir diyorlar. Bu da aynısını mı söylemek istiyor ki? Âyetin doğru meali şöyledir: (Halbuki onlar, doğruya yönelip, dini yalnız Allah’a has kılarak Ona kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. Doğru olan din budur.) [Beyyine 5] Burada da hanif dini diye bir şey yok.
Yine yazmış ki: “Sen artık yüzünü hakka yönelmiş Hanif dine dön ki, Haniflik Allah’ın mayasıdır. İnsanları o maya üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında hiç bir değiştirme ve değişiklik bulunmaz. İşte En doğru ve en sağlam din Haniflik’tir.”
Âyetin doğru meali şöyledir: (Hakka yönelip Allah’ın insanlara yaratılışta verdiği dine [İslam’a] sarıl. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur; işte doğru din [İslam] budur.) [Rum 30] Burada da, hanif dini diye bir şey yok. Bu âyette de Allah’ın gönderdiği dinlerin itikadda değişmeyeceği bildiriliyor.
Yine yazmış ki: “Allah katından geri çevrilmez gün gelmezden önce, yüzünü Hanif dinine çevir.”
Âyette hanif diye bir kelime yok. Kayyim kelimesi var. O da doğru demektir. Burada iyice açık vermiştir. Her doğru anlamındaki kelimeye hanif denirse ortada Kur’an, din diye bir şey kalmaz. Âyetin doğru meali şöyledir: (Allah’ın geri çevrilemeyecek o günü gelmeden önce, yüzünü doğru dine [İslamiyet’e] çevir.) [Rum 43]
Hak din yalnız İslam’dır
Yukarıdaki yazımızda yabancı bir yazarın, hak dinin Müslümanlıktan farklı hanif diye bir din olduğunu söylediğini bildirmiştik. Şimdi hak dinin yalnız İslam olduğunu âyet-i kerimelerle bildiriyoruz:
(Elbette Allah katında [hak] din, İslam’dır. Kendilerine kitap verilenler [Hıristiyan ve Yahudiler] gerçeği bildikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, [İslamiyet hakkında] ihtilafa düştüler. Allah, âyetlerini inkâr edenin cezasını vermekte çok çabuk hesap görücüdür.) [Al-i İmran 19] Bu âyette Allah katında gerçek dinin Müslümanlık olduğu tevil edilemeyecek kadar açıktır.
(Kim, İslamiyet’ten başka bir din ararsa, iyi bilsin ki, o din asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette en büyük zarara uğrayacaktır.) [Al-i İmran 85] İslam’dan başka hanif manif diye bir din uyduranlar büyük zarara uğrayacaktır.
(Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, “Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a verdim” de. Kendilerine Kitap verilenlere ve müşriklere, “Siz İslam’ı kabul ettiniz mi?” de, şayet İslam’ı kabul ederlerse, doğru yola girmiş olurlar, yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını [hakkıyla] görür.) [Al-i İmran 20] Bu âyette de doğru olan dinin İslam olduğu bildiriliyor.
(İbrahim de bu dini kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakub da, ”Oğullarım, Allah
[razı olduğu] dini [İslam’ı] sizin için seçti. O halde [ölüm gelmeden önce Müslüman olun ve] ancak Müslüman olarak ölün” dedi) [Bekara 132]
Dikkat edilirse, falanca din mensubu olarak değil, Müslüman olarak ölün buyuruluyor. Müslümanın eğrisi de, doğrusu da olur. Doğru Müslüman elbette iyisidir. Hanif doğru demektir. Hanif Müslüman doğru Müslüman demektir. Türkçesi ne ise onu söylemek gerekir. Uydurma söz yerine uydurma hadis demek gibi kasten hanif kelimesinin Türkçesini yazmamak art niyetli olmayı gösterir.
(İsa, küfürlerini sezince, “Allah yolunda bana kim yardımcı olacak” dedi. [imanlı] Havariler, “Biz, Allah yolunda yardımcıyız; Allah’a inandık, sen şahit ol, biz Müslümanız” dediler.) [Al-i İmran 52] Hazret-i Âdem’den beri gelen bütün hak dinlerin Müslümanlık olduğu bu âyette de görülmektedir.
Yahudiler: İbrahim Yahudi’dir ve biz onun dinine bağlıyız, demeleri üzerine şu âyet nazil olmuştur:
(De ki, “Ey Ehl-i kitap, “Ancak Allah’a kulluk etmek, Ona bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi rab edinmemek üzere, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin” Eğer yüz çevirirlerse, “Şahit olun, biz Müslümanız” deyin.) [Al-i İmran 64]
Âyette geçen ortak söz, imanın altı esasıdır. Biri noksan olursa o kimse Müslüman olamaz. Âyetin sonunda, enna müslimun = Bizler Müslümanlarız deniyor. O halde Müslüman olmayan, ortak söze gelmiş olamaz. Hazret-i İbrahim’in Yahudi veya Hıristiyan olmadığı, bütün peygamberler gibi Müslüman olduğu şu âyette de açıkça bildiriliyor:
(İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; o, doğru [Allah’ı bir tanıyan] bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67]
Müslüman olarak can verin
Tek hak dinin Müslümanlık olduğunu bildiren âyetlerden bazıları:
([İbrahim ve İsmail dedi ki:] Rabbimiz, ikimizi Müslüman kıl, hem de soyumuzdan Müslüman bir ümmet meydana getir.) [Bakara 128]
(O, meleklerle peygamberleri ilah edinmenizi de size emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size küfrü emreder mi?) [Al-i İmran 80] Müslümanlıktan başka dinin küfür olduğunu bildiriliyor.
(Ey inananlar, ancak Müslüman olarak ölün.)
[Al-i İmran 102]
([Yusuf aleyhisselam dedi ki:] Canımı Müslüman olarak al.) [Yusuf 101]
(Ey Rabbimiz, Müslüman olarak canımızı al.) [Araf 126] Bu âyetlerde, başka din üzerine değil ancak Müslüman olarak ölmek emrediliyor.
(Bugün size dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3] İslamiyet son dindir ve Allah ancak İslam dininden razıdır mealindedir.
(Ben Müslümanların ilkiyim.) [Enam 163] Resulullah, kavminin ilk Müslümanıdır.
(Allah doğru yola koymak istediğinin kalbini İslam’a açar.) [Enam 125] Doğru yol İslam’dır.
(Bana Müslüman olmam emrolundu.) [Yunus 72] Her Peygamber Müslümandır.
[Firavun] “İsrail oğullarının inandığı ilaha ve ondan başka ilah olmadığına iman ettim. Ben de Müslümanım” dedi.) [Yunus 90] İsrail oğullarının inandığı din de Müslümanlıktır.
(Artık Müslüman olacak mısınız?) [Enbiya 108], (Kâfirler, [Cehennemde] keşke biz de Müslüman olsaydık diyecekler.) [Hicr 2] Kurtuluş ancak Müslümanlıktadır.
(Allah, Müslüman olmanız için nimetler veriyor.) [Nahl 81] Nimetler Müslüman içindir.
(De ki: Müslüman olmakla emrolundum.) [Neml 91] Müslüman olmak emrediliyor.
(Ondan [Kur'an gelmeden] önce kendilerine kitap verilenler de [Musevi ve İseviler de] iman ederler. Onlara [Kur‘an] okunduğu zaman, “Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş bir gerçektir. Esasen biz daha önce de Müslüman idik” derler.) [Kasas 52,53] Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa’nın o zamanki dinine mensup olanların da Peygamberimizin ümmeti gibi Müslüman olduğu bildirilmektedir.
(Müslüman erkeklere ve Müslüman kadınlara.… Allah büyük mükafat hazırlamıştır.) [Ahzab 35] Demek ki mükafat ancak Müslümanlaradır.
(Allah’a davet eden ve salih amel işleyip Ben Müslümanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?) [Fussilet 33] Gerçek Müslüman olandan daha iyisi yoktur.
(Âyetlerimize inanıp Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Eşlerinizle Cennete girin. Orada ikram görüp sevindirileceksiniz.) [Zuhruf 69,70] Cennete ancak Müslüman girer.
(Havariler, “Biz iman ettik, gerçek Müslüman olduğumuza şahit ol” demişlerdi.) [Maide 111]
(Musa dedi ki: “Ey kavmim, eğer Allah’a inanıp, halis Müslüman olmuşsanız, ona güvenin.) [Yunus 84]
(Biz Kur’anı Müslümanlara hidayet, rahmet ve müjde olarak indirdik.) [Nahl 89]
(Size Müslüman adını veren Odur.)
[Hac 78]
Hazret-i Süleyman dedi ki: (Bana Müslüman olarak gelin.) [Neml 31]
Melike dedi ki: (Biz daha önce Müslüman olmuştuk.) [Neml 42]
(Sen ancak âyetlerimize inanan Müslümanlara işittirebilirsin.) [Neml 81]
(Ben gerçek Müslümanlardanım.) [Ahkaf 15]
(Biz Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız?) [Kalem 35]
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=557
İşte Hıristiyan,Yahudi ve zındık taifesi.İslamın değerlerini yok sayarak,inkar ederek,Peygamber ve Hadis gibi değerleri yok sayarak.Müslümanı dininden soğutmaya ve ileridede Kuranı yalanlamaya kalkacaktırlar.HANİF DOST,diyenler hakikati halde Müslüman olmayan veya kandırılmış zavallılardır.
Sapıkların Yuvaları>> http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=5197&PN=1&TPN=1
Yalancı Peygamberlerin ortak özellikleri
Yalancı Peygamberlerin ortak özellikleri
1-Hiçbiri Kur’an’ı ve peygamberimizi inkara çağırmamıştır.
2-kendilerine Kur’an’ı yenileyen bir vahiy türü geldiğini iddia etmişlerdir.
3- Kur’an’ı bazı hükümlerini nesh etmeyi-değiştirmeyi teklif etmişlerdir: Kur’an’ın bazı ayetlerini mushaftan çıkarmaya çalışmak (Reşat Halife, Edip Yüksel), Namazın rukusu, secdesi, mirasın bölüşümü, kıtal cihadının geçerliliği, hadlerin biçimleri vd.
Kendilerini olağanüstü dönemlerin kurtarıcısı olarak sunmuşlardır. Mesela İskender Evranasoğlu kendisine vahiy geldiğini iddia ettiği yıllar yetmişli yılların Türkiye’sinde sağ-sol çatışmalarının hayatı felç ettiği yıllardır.
Dini Konular için Linkler
İSLAM YAŞANDIKÇA ÖNEM KAZANIR
FİTNE ZAMANINDA MÜSLÜMAN1369. Ma’kil İbni Yesâr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Ortalık kargaşa içindeyken ibadet etmek, bana hicret etmek gibidir.”[1]>.Hanif dini nedirTek Kur’an Diyenler Sapıklık İçindedirler.
|
ŞERİAT NEDİR?Şerîat (Arapça: الشر يعة), bir İslam dini terimi.Şeriat, Arapça kökenli bir sözcük olup; “yol; mezhep; metod; âdet; insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol” anlamına gelir.>..DOSTUNUZ KİM?,Hanif veya HANİF DOSTLAR,Diye İslam Düşmanlığı Yapılmaktadır(BAKARA suresi 120. ayet):Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.>..Kur’an-ıN EmirleriDiYANET MEALi / 60 – MÜMTEHİNE SÛRESİ1. Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler.HALİFELİKHİLÂFETAllah’ın hâkimiyet hakkının bir tecellisi olarak İslâm hükümlerini uygulamaya koymaktan sorumlu makamının adı. |
REÇETE,-Bediüzzaman Diyorki
DÜŞMANLARI DOST EDİNMEYİNİZ
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ
60 – MÜMTEHİNE SÛRESİ
- Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inandınız diye Resûlü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa mutlaka doğru yoldan sapmıştır.
- Şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve inkar etmenizi arzu ederler
- Yakınlarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermeyecektir. Kıyamet günü Allah aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
- İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in, babasına, “Senin için mutlaka bağışlama dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Ancak sana dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.”
- “Ey Rabbimiz! Bizi, inkar edenlerin zulmüne uğratma. Bizi bağışla. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
- Andolsun, onlarda (İbrahim ve beraberindekilerde) sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye layıktır.
- Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
- Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever.
- Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
- Ey iman edenler! Mü’min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kafirlere geri göndermeyin. Çünkü müslüman hanımlar kafirlere helal değillerdir. Kafirler de müslüman hanımlara helal olmazlar. Mehir olarak harcadıklarını onlara (kocalarına geri) verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde, bu kadınlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Müşrik karılarınızın nikahlarına tutunmayın. (Zira bu nikahlar ortadan kalkmıştır.) Onlara harcadığınız mehri, (evlendikleri kafir kocalarından) isteyin. Kafirler de (İslâm’ı kabul eden ve sizinle evlenen eski hanımlarına) harcamış oldukları mehri (sizden) istesinler. Bu, Allah’ın hükmüdür. O, aranızda hüküm veriyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
- Eğer eşlerinizden biri kafirlere kaçar4 ve siz de onlarla çarpışıp ganimet alırsanız eşleri gidenlere sarfettikleri (mehir) kadarını verin ve inandığınız Allah’a karşı gelmekten sakının.
- Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
- Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği, kabirlerdeki kafirlerin ümit kestikleri gibi tamamen ahiretten ümitlerini kesmiş bir toplumu dost edinmeyin.































İSLAMDA KADININ DEĞERİ
İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu, temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:
“… Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!” (1) buyurur.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz hakkında şöyle buyurur:
“Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir.” (2)
Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı. Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir. (3)
Kur’ân-ı Kerîm’de “en-Nisâ”(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca “Meryem” diye Hz. Îsâ (a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir sûre daha vardır. Bunlardan başka; “en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine, et-Tahrîm ve et-Talâk” sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli konuları içine almaktadır.
İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Nitekim peygamberler, mürşid-i kâmiller, velîler, sultanlar ve daha nice büyük insanlar, hep mümtaz annelerin kucaklarında yetişmişlerdir.
Ahlâk kitaplarımızda; çarşıdan alınan değişik yeni bir şeyi, çocuklara bölüştürürken önce kızlardan başlanarak ikrâm edilmesi tavsiye edilmiş, kız çocukları daha hassas ve nâziktirler, diye düşünülmüştür.
Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:
“Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz.” (4)
Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.
__________
Kaynaklar:
(1) Buhârî, Enbiyâ, 1.
(2) İbn-i Hâcer, el-İsâbe, c. IV, s. 275.
(3) İbn-i Hâcer, a.g.e., c. IV, s. 327.
(4) Müslim, c. IV, s. 2028.
http://sites.google.com/site/dindensapmalar/issizligin-ilaci