Allah’a İtaat Etmiyene,İtaat Edilmez

Allah’a İtaat Etmiyene,İtaat Edilmez

(NİSA suresi 34. ayet) الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا

Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlaritaatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaatederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

(NİSA suresi 59. ayet) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) deitaatedin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.

(NİSA suresi 64. ayet) وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَّلَمُواْ أَنفُسَهُمْ جَآؤُوكَ فَاسْتَغْفَرُواْ اللّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُواْ اللّهَ تَوَّابًا رَّحِيمًا

Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisineitaatedilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.

(NİSA suresi 69. ayet) وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَـئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَـئِكَ رَفِيقًا

Kim Allah’a ve Resûl’eitaatederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!

(NİSA suresi 80. ayet) مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

Kim Resûl’eitaatederse Allah’aitaatetmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!.

(MÂİDE suresi 92. ayet) وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَاحْذَرُواْ فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلاَغُ الْمُبِينُ

Allah’aitaatedin, Resûle deitaatedin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer(itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.

(ENFÂL suresi 1. ayet) يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأَنفَالِ قُلِ الأَنفَالُ لِلّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَصْلِحُواْ ذَاتَ بِيْنِكُمْ وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüneitaatedin.

(ENFÂL suresi 20. ayet) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَأَنتُمْ تَسْمَعُونَ

Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüneitaatedin, işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin.

(ENFÂL suresi 46. ayet) وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

Allah ve Resûlüneitaatedin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

(TEVBE suresi 71. ayet)وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ  الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَـئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüneitaatederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.

(NAHL suresi 120. ayet) إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

İbrahim, gerçekten Hakk’a yönelen, Allah’aitaateden bir önder idi; Allah’a ortak koşanlardan değildi.

(TÂHÂ suresi 90. ayet) وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِن قَبْلُ يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي

Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah’tır. Şu halde bana uyunuz ve emrimeitaatediniz.

(MÜ’MİNÛN suresi 34. ayet) وَلَئِنْ أَطَعْتُم بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَّخَاسِرُونَ

“Gerçekten, sizin gibi bir beşereitaatederseniz, herhalde ziyan edersiniz.”

(NÛR suresi 47. ayet) وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ

(Bazı insanlar:) “Allah’a ve Peygamber’e inandık veitaatettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.

(NÛR suresi 51. ayet) إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik veitaatettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.

(NÛR suresi 56. ayet) وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber’eitaatedin ki merhamet göresiniz.

(ŞUARA suresi 108. ayet) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve banaitaatedin.

(ŞUARA suresi 110. ayet) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ

Onun için, Allah’tan korkun ve banaitaatedin.

(ANKEBÛT suresi 8. ayet)وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا وَإِن جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlaraitaatetme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

(AHZÂB suresi 33. ayet) وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا

Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüneitaatedin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.


Allah’ın hikmetini bilme

Musa, İsa ve Üzeyir rabbimizden kaderin sırrını sormuşlar ve demişler ki:

“Eğer itaat edilmeyi dileseydin, mutlaka itaat edilirdin. Buna rağmen hâlâ sana isyan edilmektedir, bunun sebebi nedir?”

Yüce Allah onlara:

“Bu benim sırrımdır, buyurmuştur.”

Bu meselede, nice akıllar şaşkına dönmüştür. Alemin ezeli olduğunu, alemin yaratıcısının bizzat gerektirici olduğunu, tıpkı illetin malülü gerektirmesi gibi kendisini gerektirdiğini, yaptıklarını örneksiz ve yoktan var etmesinin mümkün olmadığını söyleyenler sapmışlardır. Bu hastalık, ehl-i kitaptan ve peygamberlerin tabilerinden bazı kimselere de bulaşmıştır. Bunlar, mümkün olan şeyleri, mevcut olanlarla sınırlandırdılar. Böyle davranmalarının nedeni, ilâhî fiilleri illetlere dayandırmanın sağladığı güvenin verdiği rahatlıktır. Bir de sonradan olma olguların sonradan olma sebeplerinin olduğunu görmüş olmalarıdır.

Kaderiyeciler ilâhî fiilleri, tail, tecviz ve elverişle veya en elverişli olanı gözetme ile ilgili illetli (hastalıklı) illetleriyle gerekçelendirmeye kalktılar. Ama bu iki gruptan hiçbiri temel çizgiyi tutturamadı ve bu fırsatı bir daha da bulamadılar.

Bundan dolayı dualistler (ikilemciler) ve mecusiler iki temel varlığı savundular ve aydınlıkla karanlığın ezeli olduğunu ileri sürdüler. İspat ehlinden olan kelâmcıların büyük çoğunluğu ise- Allah hakkında kötü zan ve karmaşık anlayış sayılabilecek değerlendirmeler yapmış olsalar da- az da olsa bu anlayıştan uzak kaldılar. Çünkü meseleyi sırf meşiyete ve salt iradeye döndürdüler. Onlara göre, Allahın bütün caiz / olabilir varlıkları inşa etmesi ve bütün mümkün nitelikli varlıkları gerektirmesi aynı tarzda ve aynı şekilde olmuş ve bu varlıklar bizzat özellik ve ayrıcalık kazanmışlardır.

Şayet bu değerlendirmeleri yaparken -bildiğimiz veya bilmediğimiz- rahmetin ve de hikmetin payının da olduğunu söyleselerdi, bu çıkarsamaları kabule daha yakın olurdu.

Her halukarda, yüce Allah’ın fiili ile ilgili olarak kullanılan nedensellik lamı (lam-ı talil) birçok insanın kendi fiilleriyle ilgili “lam”dan anladığı şey kast edilmez. İlâhî fiiller bağlamında kullanılan nedensellik lamıyla, insanların çoğunun bildiğinin ötesinde bir anlam kast edilir. Diyorlar ki:

Bu, yüce Allah’ın velilerinin kalplerini aydınlattığı ve esfiyasının kalplerine attığı bir bilgidir. Bunlar, rivayet ehlinden gelen açıklamalar yoluyla belirginleşen zâhirî bilgilerin bâtınî boyutlarını kavrama hususunda basiret sahiplerinin yöntemlerine sarılan kimselerdirler…

Bu noktada akıl sahipleri

“Rahmetim gazabımı geçmiştir.” (Buhari, Tevhid, 15; Müslim, Tevbe, 14-16)sözünün,

“kötülüğün sorumluluğu sana ait değildir.” (Müslim, Salatu Musafirin, 201) sözünün ve de

“Her türlü iyilik senin elindedir.” (Al-i İmran, 26)

“Yarattıklarının şerrinden…” (Felak, 2)

“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuara, 80)

“Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa rableri onlara bir hayır mı diledi?” (Cin, 10) ayetlerinin sırrını anlarlar.

Buna benzeyen bir husus da şudur:

Kötülük kavramı kullanıldığı zaman ya faili hazf edilir veya sebeplere izafe edilir, yahut genel ifadenin içinde dile getirilir. Fakat tekil olarak, her şeyin yaratıcısı olan Allah’a izafe edilerek kullanılması hikmetli birinin sözlerine yakışmaz. Bu, salt ayırt etmek için değil, ama edebi gerektiren hakikat açısından gerekli bir yaklaşımdır….

Bu da birçok kimsenin amel olmaksızın cennete girmelerinin ve bazı kimselerin sırf cennet için yaratılmalarının sebebini açıklamaktadır. Cehenneme gelince, buraya ancak işlenen amellerden dolayı girilir. Buraya ancak dünya ehli girer. Böylece

“Başına gelen kötülük nefsindendir.” (Nisa, 79)

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.”(Şura, 30)

Bununla beraber kötülük de kaderin kapsamına girer. Hz. Ebu Bekir ve başka sahabeler şöyle demişlerdir:

Eğer doğru ise bu, Allah’tandır. Şayet hata ise, bu da benden ve şeytandan kaynaklanmıştır…

Bunun gibi, her bakanın haktan bazı kısımlar göreceği, doğrudan bir parçaya sahip olabileceği, hakkın bazı yönlerini algılayabileceği, dolayısıyla kitabın tümüne inanmasını sağlayacak nice sözler söylenmiştir. Bunu da ancak akıl sahipleri gerçekleştirebilirler. Bunların sayısı da o kadar az ki! Bu, külli takdire yönelik kısa bir değiniydi.

İbni Teymiyye

İsra ve Mirac

İsra ve Mirac

İsrâ, gece yürüyüşü demektir. Peygamberimizin, biraz sonra açıklayacağımız bu akıllara durgunluk veren mucizesi geceleyin olduğu için bu adı almıştır. Kur’an-ı Kerim bu olayı bu kelime ile ifade etmiştir.

Mi’rac ismi de yükseğe çıkmak manasına olan “uruc”tan alınmıştır ki merdiven, asansör demektir. Mi’rac ile ilgili hadislerde bu kelime kullanılarak “Yükseğe çıkarıldım” buyurulduğundan bu olaya “Mi’rac” da denmiştir. İslâm dünyasında bu olay genelde bu kelime ile bilinmektedir.

Sözlük anlamları bu olan İsrâ ve Mi’rac, Peygamberimizin üstün makamlara yükselişi ve Allah’ın yüce katına kabul edilişi olayıdır. Yüce yaratıcıya yakınlığın en üstün derecesi olan Mi’rac, beşer anlayışı çizgisinin ötesinde bir olaydır. Çünkü bu olayın fizik kanunları ile açıklanması mümkün değildir.

Olay Nerede ve Ne Zaman Meydana Gelmiştir

Mi’rac olayının ne zaman meydana geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi İslâmiyet’ten önce câhiliyet zamanında Araplar arasında yıl tarihin olmayışıdır.

Kesin olarak bilinen, Mi’rac’ın hicretten önce Mekke’de meydana gelmiş olmasıdır.

Tarihi, ayı ve günü konusunda birbirinden farklı rivayetler vardır. Biz zamanı da dikkate alarak önemli bazı rivâyetleri özet olarak nakletmekle yetineceğiz.

Büyük hadis ve kelâm alimi olan ve 1448-1517 tarihleri arasında yaşamış bulunan Kastalânî, Peygamberimizin hayatı üzerine yazdığı “el-Mevâhibu’l-Ledüniyye” adlı eseri ve 1710 tarihinde vefat etmiş olan Zürkânî’nin şerh ettiği bu eserde şu bilgilere yer verilmiştir: Ünlü alim ve tarihçi İbn Kuteybe (H.213-267) ile allâme İbn Abdülberr (H.368-463), Mi’rac’ın, kamerî aylardan Recep ayında olduğunu söylerler. İmam Nevevî (H.631-676) bu tarihi gerçeğe daha yakın bulur. Ayrıca hadis alimi Abdülganî el-Makdisî (H.659)’de bu tarihi kabul eder, hatta Mi’rac’ın Recep ayının 27’nci cuma gününde vuku bulduğunu söyledikten sonra: “Müslümanlar bu tarihi benimsemiş bulunuyor ve bunu en doğru rivâyet kabul ediyorlar” der.1

Mi’rac hakkındaki ihtilaf, sadece vuku bulduğu tarih konusunda değildir. Olayın nasıl olduğu, ruh ile mi cesed ile mi vuku bulduğu da ihtilaflıdır. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber alimlerin çoğunluğuna göre Mi’rac hem ruh ve hem de cesetle birlikte meydana gelmiştir. Esasen bu konudaki âyet ve hadisler incelendiği ve Mi’rac’ın Mekke’li müşrikler arasında meydana getirdiği yankı dikkate alındığında çoğunluğun görüşünün doğru olduğu yani Mi’rac’ın hem ruh ve hem de cesedle birlikte olduğu anlayışıdır.

İşte buna göre İslâm dünyasında Mi’rac Recep ayının 27’nci gecesinde kutlana gelmiştir.

Olay Nasıl Oldu?

Buhârî ve Müslim’de yer alan rivâyetlere göre olay şöyle olmuştur:

Peygamberimiz Mekke’de, evinde iken veya Kâbe’de bulunduğu sırada Cebrâil aleyhi’s-selâm bazı meleklerle birlikte gelerek Peygamberimizin göğsünü açmışlar, içini zemzem ile yıkadıktan sonra hikmet ve iman nuru doldurmuşlardır.

Peygamberimizle ilgili göğüs açma (şerh-i sadr) denilen olay budur. Ancak bu olay ne zaman ve nerede olmuştur? Bu, ihtilaflıdır. Bazıları bunun, sütannesi Halime’nin yanında iken çocukluğunda olduğunu söylerken, diğer bazıları ise bir defa Halime yanında, bir defa da Mi’rac’tan önce olmak üzere iki defa olduğunu söylerler.

Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, bu olayı yani göğüs açma olayını manevî bir operasyon olarak değerlendirir ve: “Peygamberimizin ruhunda meleklik ruhunun üstün gelmesi, tabiat özelliklerinin yok olması, tabiatın, kudsiyet âleminin ilhamlarına tabi olması” ile yorumlamaktadır.2

Bir gün Peygamberimize soruldu:

– Ey Allah’ın Resülü, göğüs açılır mı? Peygamberimiz.

– Evet, açılır, buyurdu.

– Nasıl olur? diye sorduklarında, Peygamberimiz:

– Bir nurdur ki Allah onu mü’minin kalbine atar, o da onunla ferahlanır, açılır, buyurdu.

– Onun alâmeti nedir? dediler. Peygamberimiz:

– Aldanma yurdu (dünyadan) uzaklaşmak, ebediyet yurduna (âhirete) yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlanmaktır, buyurdu.3

Peygamberimizin Mi’rac’tan önce göğsünün açılması, o muazzam olaya bir hazırlık, göreceği olaylar karşısında rahat olması ve kendini kaybetmemesi içindir.

Daha sonra Cebrâil aleyhi’s-selâm Peygamberimizi “Burak”a bindirerek birlikte Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geldiler. Manevî bir binit olan Burak’ı Peygamberimiz şöyle tarif ediyor: “Bu, merkepten büyük, katırdan küçük uzun ve beyaz bir hayvandı. Adımını gözünün görebildiği en son noktaya koyardı.”

İsrâ sûresinde Mi’rac’ın bu bölümü ile ilgili şöyle buyurulmaktadır:

“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan’ kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için çevresini mubarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. ”Doğrusu O, işitir ve görür.”4

Peygamberimiz burada (Peygamberlerin ruhlarına imam olarak) namaz kılmış ve bütün Peygamberler de onunla beraber kılmışlar.

Sonra Mi’rac getirildi. Mi’rac, asansör gibi yükseğe çıkaran manevî bir araçtır. Buna Cebrâil aleyhi’s-selâm ile beraber bindiler ve göklere çıktılar. Birinci semaya vardıklarında, Cebrâil aleyhi’s-selâm:

– Açınız, dedi. İçerden bir ses:

– Kimsin? diye sordu.

– Ben Cebrâil’im.

– Yanında kimse var mı?

– Muhammed (s.a.v.) var.

– Muhammed gönderildi mi? (Peygamber olarak görevlendirildi mi) Evet, gönderildi. Kapı açıldı ve Peygamberimiz birinci semâya varmış oldu. Orada, sağında ve solunda bir çok gölgeler olan bir adam gördü. Bu adam, sağına baktıkça gülümsüyor, soluna baktıkça da ağlıyordu. Peygamberimizi görünce:

– Merhaba sâlih Peygamber, hoş geldin, iyi oğul, dedi. Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selama kim olduğunu sordu. Cebrâil aleyhi’s-selam da Hz.Adem olduğunu söyledi. Etrafındaki gölgeler de onun soyu idi. Sağındakiler cennetlik olanlar, solundakiler de cehenneme girecek olanlardı. Onun için Hz.Adem sağına baktıkça seviniyor, gülüyordu. Soluna baktıkça da üzülüyor ve ağlıyordu.

Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selam’ın kılavuzluğunda yoluna devam etti. İkinci semâya vardılar. Orada birinci semâda olduğu gibi aynı sorular soruldu ve aynı cevaplar verildi. Böylece her semada bir Peygamber ile karşılaştılar. İkinci semada Yahya ve İsa, üçüncü semada Yusuf, dördüncü semada İdris, beşinci semada Harun, altıncı semada Musa ve yedinci semada İbrahim (a.s.) ile karşılaştılar. Karşılaştığı Peygamberlerin her biri kendisini selamlamış; hoş geldin salih Peygamber, iyi kardeş, dediler.

Daha sonra, “Sidretü’l-Müntehâ”ya vardılar. Sidretü’I-Müntehâ, gökleri, cennetleri kucaklayan ulu varlık ağacıdır. Peygamberlerin ve meleklerin erebildikleri ilmin son noktasıdır. Ondan ilerisine ne bir melek ne bir Peygamber yaklaşamaz. İlerisi gayb alemidir. Allah’tan başka kimsenin ilmi oraya ulaşmaz.

Peygamberimiz Sidretü’I-Müntehâ’ya varınca Necm sûresinde ifade buyurulduğu üzere: “Sidreyi bürüyen bürümüştü.”5 Yani Sidre’yi bir nûr kaplamıştı. Bundan ötesi tarif ve bayana sığmayan bir âlemdi. Buraya kadar Peygamberimize arkadaşlık ve kılavuzluk eden Cebrâil aleyhi’s-selam burada kaldı ve: “Bir parmak ucu kadar öteye yaklaşmış olsaydım yanardım” dedi.

Bundan sonra Peygamberimiz: “Refref” ile yükselip Allah’ın divanına yaklaştı. (Refref, görmeye engel geniş örtü ve perde demektir ve Allah’ın divanı hadimlerinden biridir.) Nitekim Mevlid’de Süleyman Çelebi bu anı tarif ederken:

– “Söyleşürken Cebrâil ile kelâm,

Geldi Refref önüne verdi selâm,

Aldı ol şâh-ı cihanı ol zaman

Sidreden gitti ve götürdü heman.

Mirac’ın bundan sonra ki esrar dolu ulvî sahneleri ise Necm sûresinde şöyle ifade edilmektedir.

“Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti. Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkarcılar onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışıyor musunuz? Andolsun ki Muhammed Cebrâil’i sınırın sonunda (Sidretü’I-Müntehâ’da) başka bir inişte de görmüştür. Orada Me’vâ cenneti vardır. Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Muhammed’in gözü oradan ne kaydı ne de onu aştı. Andolsun ki Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü.”6

Âyet-i Kerîme’lerde Peygamberimize vahyedildiği bildiriliyor, ancak neyin vahyedildiği açıklanmıyor.

Bu makamda Peygamberimize üç ilâhî ihsanda bulunulduğu hadis-i şeriflerde ifade buyuruluyor. Bunlar:

1. Beş vakit namaz. Mi’rac hediyesi olarak Peygamberimizin getirdiği beş vakit namaz, aynı zamanda mü’minin Mi’rac’ı sayılmıştır.

2. Allah’a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesidir.

3. Bakara sûresinin sonundaki üç âyet ki, İslâm’ın temel inanç esaslarını tamamlamakta ve müslümanların çektiği üzüntü ve sıkıntıların sona erdiği müjdelenmektedir.

Âyet-i Kerimeler şöyledir:

“Gökte ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir.

“Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine iman ettiler. Rabbimiz! affına sığındık, dönüş sanadır, dediler.

Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde yükümlü kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yaptığı kötülük de kendisinedir. Rabbimiz! unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.”7 Âmîn.

İşte Peygamberimiz bu müjdelerle Mi’rac’tan dönüyordu.

Peygamberimiz Mi’rac’ta Allah’ı Gördü mü?

Yukarda özetlediğimiz Mi’rac, Peygamberler arasında yalnız Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e nasip olmuştur.

Muhammed’den diğer yok dahil olmuş Kabe Kavseyn’e,

Kirâm-ı Enbiyâ’dan girmedi bir ferd o mabeyne,

Haremgâh-ı visale Ahmed’i tenha alıp Mevlâ,

O halvet mahsus oldu Hazret-i Sultan-ı Kevneyne.

Yani Muhammed’den başka Kabe Kavseyn’e giren yoktur. Büyük Peygamberlerden hiç kimse o saraya girmedi. Sevgili ile buluşma haremine yüce Allah Ahmed’i yalnız aldı. O başbaşa kalma iki cihan sultanına tahsis edildi.

Olay esnasında Peygamberimiz pek çok ilâhî âyetler görmüştür ki, sahih hadislerde bunlara işaret buyurulmuştur. Esasen Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin Mi’rac sebebi açıklanırken, “Kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için” buyurulmuştur. O gece Peygamberimiz pek çok şey gördü, ancak Allah’ı gözleriyle görmüş müdür? Bu hususta ne Kur’an-ı Kerîm’de ve ne de hadislerde kesin bir ifade bulunmamaktadır. Bunun için bu konuda İslâm âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu husus ile ilgili görüşlere ve bu görüşlerin dayandığı delillere yer vermeden önce bir hususu açıklamakta yarar vardır. O da Allah’ı görmenin caiz olup olmadığı husustur.

Akaid kitaplarında konu ile ilgili şu ifade yer almaktadır:

”Allah’ı görmek aklen câiz ve naklen sâbittir.”8 Yani Alllah’ı görmenin imkânsız olduğuna dair aklî bir delil bulunmamaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de de Allah’ın görülebileceğini gösteren âyetler vardır. Nitekim:

“Mûsa”, Ey Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım”dedi. Allah, sen beni göremezsin, ama dağ yerinde kalırsa sen de benigöreceksin, buyurdu.”9

Bu âyet-î kerîme Allah’ı görmenin mümkün olduğuna iki yönden delâlet etmektedir.

Birisi, Hz. Mûsa Allah’ı görmek istemiştir. Eğer Allah’ın görülmesi mümkün olmasaydı, o, böyle bir istekte bulunmayacaktı. Çünkü bir Peygamberin Allah hakkında caiz ve mümteni olan şeyleri bilmesi gerekir.

Diğeri ise, Allah Teâlâ yüce zâtının görülmesini dağın yerinde kalmasına bağlamıştır. Dağın yerinde kalması ise mümkün olan bir şeydir. O halde Allah’ın görülmesi de mümkündür.10

Ayrıca mü’minlerin kıyâmet günü Allah’ı göreceklerine dair ayetler ve sahih hadisler vardır.11

Bu kısa açıklamadan sonra şimdi konumuza dönelim ve Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediğini inceleyelim.

Mi’rac olayına ışık tutan âyetlerde Peygamberimizin Allah’ı gördüğüne dair açık bir şey yoktur. Bu olayın bazı safhalarını açıklayan âyetler ashab-ı kirâm tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır.

Kadı Iyad (H.476-544) İslâm âlimlerinin bu konuda farklı görüşler ortaya koyduklarını söylüyor.

Hz. Aişe ve taraftarları Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı gözleri ile uyanık halde görmediğini söylerken, İbn Abbas (r.a.) ve onun görüşünü benimseyenler, bunun aksini savunarak Allah’ı gördüğünü iddia ediyorlar.

Mesrûk (r.a.) şöyle demiştir. Hz. Aişe’ye:

– Vâlide, Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü mü? dedim. O:

– Söylediğin sözlerden tüylerim diken diken oldu. Nasıl oluyor da bunu bilmiyorsun. Üç şey vardır ki, onları her kim sana söylerse yalan söylemiş olur:

– Her kim Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü derse yalan söylemiş olur, dedi ve sonra:

“Onu gözler idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrak eder. O, gerçek Iütuf sahibidir. Her şeyden de haberdardır.”12

“Ya bir vahiy ile bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi olmadıkça, Allah’ın hiçbir beşere söz söylemesi vaki olmamıştır.”13

Âyetlerini okudu.

Sana her kim yarın ne olacağını bildiğini söylerse yalan söylemiş olur dedi ve:

“Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”14 Âyetini okudu.

Her kim sana Peygamberin bir şey sakladığını söylerse yalan söylemiş olur, dedi ve:

“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah’ın Peygamberliğini tebliğ ve ifa etmemiş olursun.”15 Ayetini okudu. (Hz.Aişe devamla) Fakat Peygamberimiz Cebrâil (a.s.)’i kendi sûretinde iki defa gördü, dedi.16

İbn Mes’ûd (r.a.) da Hz.Aişe’nin görüşündedir.17

Ebû Zer (r.a.) da şöyle demiştir: “Peygamberimize sordum:

– Ey Allah’ın Resûlü, Rabbini gördün mü? dedim. Peygamberimiz:

– O, bir nûr, O’nu nasıl göreyim, buyurdu.18

Hz. Aişe ve onunla birlikte ashaptan bazılarının, Peygamberimizin, Allah’ı gördüğünü kabul etmemelerine karşılık İbn-i Abbas (r.a.) ve onunla birlikte diğer bazı sahabiler ve bazı İslâm âlimleri Mi’rac’da Peygamberimiz Allah’ı görmüştür, demişlerdir.

İkrime (r.a.) Şöyle demiştir: “İbn Abbas (r.a.): “Muhammed, (s.a.v.) Rabbini gördü.” dedi. Ben:

“Gözler O’nu idrak edemez.” buyurulmuyor mu? dedim, İbn Abbas:

– Allah gerçek nuru ile tecelli ettiği zaman öyledir, diye cevap verdi.19

Yine İbn Abbas (r.a.): “İbrahim (a.s.)’ın Allah’ın dostu olmasına, Mûsa (a.s.)’ın Allah ile konuşmasına ve Muhammed (a.s.)’ın Allah’ı görmesine şaşıyor musunuz?” demiştir.20

Görülüyor ki, Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediği konusunda iki görüş vardır. Hz. Aişe ve taraftarlarına göre Peygamberimiz, Allah’ı görmemiş; İbn Abbas ve onun görüşünde olanlara göre ise Allah’ı görmüştür.

Bu incelemeden de anlaşılacağı üzere bu hususu ifade eden kesin bir şey yoktur. Sadece Mi’rac’tan söz eden âyetlerin bir kısmının ashap tarafından farklı yorumlanması sonunda bu görüşler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Esasen Hz. Aişe ile İbn Abbas (r.a.) da onun kalbi ile Allah’ı görmüş olduğunu iddia etmiş olması muhtemeldir. Böylece her ikisinin görüşü telif edilmiş olur. Nitekim İkrime’nin İbn Abbas (r.a.)’dan rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir:

”Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.” Âyet-i kerimesinin tefsirinde, “O’nu kalbi ile gördü.” demiştir.21 Ata’nın da İbn Abbas’tan aynı mealde rivâyeti vardır.22 Hatta İbn Abbas (r.a.)’ın: “Resûlullah Rabbini gözü ile değil, kalbi ile görmüştür.” dediği de rivayet edilmiştir.23

Bunun içindir ki Said İbn Cübeyr: “Peygamberimiz Rabbini gördü diyemem, görmedi de diyemem.” dediği rivayet edilmiştir.24

En doğrusunu Allah bilir.

Evet, değerli mü’minler, Peygamberimiz böylece bu mübarek yolculuğu tamamlayarak aynı gece evine döndü.

Mi’rac’ın Yankıları

Peygamberimiz evine döner dönmez gece olup bitenleri ailesine ve arkadaşlarına anlattı. Her söylediğinin gerçek olduğunda şüphe olmayan Peygamberimize ailesi ve arkadaşları inanmıştı. Mekke’lilerin bazıları olayı duyar duymaz şaşkına dönmüşler; bir gecede bu kadar yer hiç gezilir mi demişlerdi. Çünkü onlar Mi’rac’taki üstün gerçekleri kavrayacak seviyede değillerdi. Bu sebeple Mi’rac olayı kendilerine anlatılınca inanmadılar. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirdikleri için böyle şey olur mu? dediler. Kainatta olup bitenlerden, Allah’ın sonsuz kudretinden haberleri yoktu. Her yeni şeye karşı gelen câhil halk seviyesinden yükselmiş değillerdi. Kervanların bir ayda gidip bir ayda geldikleri mesafeyi Muhammad (s.a.v.) bir gecede nasıl alabilecek, dediler. Halbuki Hz. Muhammed onların kullandıkları vasıtaları kullanmış değildi. O, Burak’a binmişti. Burak, şimşek manasındaki berk kökünden gelir. O halde Mi’rac’ta şimşek sür’ati vardır.

Evet, değerli mü’minler, Mekke’liler bu olay karşısında şaşkına döndüler. Hemen Ebû Bekir (r.a.)’e koştular ve Peygamberimizin İsrâ’ya dair verdiği haberi ona naklettiler. Hz. Ebû Bekir onlara:

– Muhammed’in doğru sözlü olduğuna kanaatim vardır. Bu kanaatimi size de bildiririm, dedi. Onlar:

– Demek Muhammed (s.a.v.)’in bir gecede Mescid-i Aksâ’ya gidip sonra dönüp geldiğini sen de tasdik mi ediyorsun? dediler. Hz.Ebû Bekir:

– Evet, tasdik ediyorum. Değil bu, bundan daha ziyade uzaklarına da meleklerin gökten haber getirdiklerine de inanmışımdır, dedi. Bu cihetle Ebû Bekir (r.a.)’e “Sıddık” denildi.

Peygamberimizin daha önce Mescid-i Aksâ’ya gitmediğini biliyorlardı. Onun için kendisine Mescid-i Aksâ ile ilgili sorular sordular. Peygamberimiz çok bunaldı. Çünkü bir an uğrayıp geçtiği bir yer hakkında ne kadar bilgisi olabilirdi. Kendisi bu anı şöyle anlatıyor:

“Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram’a gidip Hicr’de ayakta durdum. Bundan sonra Allah bana Beyt-i Makdis ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da ne sordularsa bakarak haber vermeye başladım.25

İşte Mi’rac ve safhaları kısaca böyle.

Mi’minin Mi’rac’ı sayılan namazın farz kılındığı bu mübarek gecede yüce yaratıcıya yönelmeli, O’ndan af ve bağış dilemeliyiz. Birbirimize sevgi ile yaklaşmalı düşmanca davranışlardan uzak durmalıyız. Sağlıkla kavuştuğumuz bu kutlu günleri değerlendirmeli ve Allah’ın Iütfettiği sayısız nimetlerine şükretmeliyiz.

Bu duygularla hepinizin Mi’rac kandilini kutlar, bu mübarek gecenin hepimiz için hayra vesile olmasını yüce Mevlâ’dan dilerim.

 

DİPNOTLAR

1 Zurkânî, c. I, s. 307-308.

2 Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, Hüccetüllahi’l-Baliğa, c. II, s. 866.

3 İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm, c. II, s.174.

4 İsrâ, 1.

5 Necm, 5.

6 Necm, 10-18.

7 Bakara, 284-286.

8 el-Îcî, Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.

9 A’raf, 143.

10 Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.

11 Kıyame, 23; Mutaffifîn, 15; Yunus, 26; Buhari, Salât, 16; Müslim, Mesâcid, 37.

12 En’am, 103.

13 Şûra, 51.

14 Lokman, 34.

15 Maide, 67.

16 Buhari, Tefsîru’I-Kur’an, Sûre ve’n-Necm, 1; Müslim, İman, 77.

17 Askalânî, Fethu’I-Bârî, c. IX, s. 493, Mısır, 1948.

18 Müslim, İman, 78.

19 Tirmizî, Tefsîru’I-Kur’an, 54.

20 Fethu’I-Bârî, c. VIII, s. 492.

21 Necm, 11.

22 Umdetü’I-Kârî, c. XIX, s. 199.

23 Müslim, İman, 77.

24 Aliyyü’I-Kârî, Şifa Şerhi, c. I, s. 422.

25 Buhari, Menakıp, 41; Müslim, İman, 75.

(Diyanet İşl. Bşk.)

Alıntı

Hılfu’l – Fudul Andlaşması oy vermeye delil midir ?

HILFU’L – FUDUL ANDLAŞMASI

Bilindiği gibi bu bir andlaşmadır. Hz. Peygamber ile Mekke’nin ileri gelenlerinden birkaç kişi arasında zalimlere karşı çıkmak , mazlumların, müstekbirlerdeki haklarını almak üzere kurulmuş bir cemiyettir . Bu cemiyetin üstlendiği bütün görev ,kendi aralarında dayanışarak zalimlere karşı mazlumları korumak, haklarını almalarına yardımcı olmaktan ibarettir. 

Peygamberlikten önce. 

Mekke’de Hz.Peygamber’in katıldığı antlaşma gereğince, eğer bir mazlumun yardımına çağrılması istenecek olursa , yardımına koşacağını,Medine’de dahi ifade ettiği rivayet edilmektedir. Bu rivayetten anlaşılabilecek olan, mazlumun hakkını korumak için gerektiğinde kafir şahıslarla dahi dayanışma içerisinde olunabileceğinden ibarettir. 

Böyle bir olaydan ve buna atıfta bulunduğu anlaşılan bir rivayetten, İslam ile hükmetmeyen hükümetlere ortak olmanın ve islam dışı düzenlerin İslam dışı hükümleriyle hükmetmenin caiz olduğu sonucu çıkarmak mümkün değildir.

Çünkü bu rivayette uzaktan olsun yakından olsun, İslam dışı bir yapının aldığı kararlara bağlı kalmanın ,çıkarmaya elverişli bir ifade yoktur. Kaldı ki Peygamber efendimizin Mekke’deki Dar’un-Nedve ‘ye karşı bu hususta takındığı tavır belli ve bilinen bir tavırdır. 

Hz. Peygamber, değil onların kabul ettikleri anayasal hükümler çerçevesinde görev alma teklifini , başlarına kral olmak tekliflerini dahi reddetmişti.

Durum bu olduğuna göre, Hz. Peygamberin Hılfu’l-Fudul ile ilgili ifadelerinden, cahili düzenlerin bakanlıklarını kabul etmenin cevazına dair bir delil göstermeye imkan yoktur.

İşte Apo’yu idamdan kurtaran Karar

İşte Apo’yu idamdan kurtaran imza

İşte Apo’yu idamdan kurtaran imza 

Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz… 2002’nin hükümet ortakları Apo’yu idam etmeyeceklerini garanti etmiş.

Meydanlarda idam ipi atan Bahçeli, 2002’de hükümet ortakları Ecevit ve Yılmaz’la altına imza koyduğu kararla teröristbaşı Apo’yu idam etmeyeceklerini garanti etmiş.

TERÖR örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın asılması için meydanlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ip atan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin idam cezasını uygulamasını önleyen kararın altında imzası bulunuyor.

Star gazetesinin haberine göre, 12 Ocak 2000 tarihli mutabakat metninde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ile koalisyon ortakları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın imzaları bulunuyor. Devlet Bahçeli bu kararın ardından verdiği beyanatta, ölüm cezasının uygulanmayacağı konusunda sözüne sadık kalacağını belirtiyor.

BİR GÜNDE DEĞİŞMİŞTİ 

57. Hükümet’in ortağı MHP lideri Bahçeli, 11 Ocak 2000 günü Osmaniye’de yaptığı konuşmada Öcalan’ın idam edileceği mesajını verdi. Ancak bu mesajdan bir gün sonra Bahçeli’nin de katıldığı Ankara’da yapılan liderler zirvesinden ‘Öcalan’ın idam cezasını bekletme kararı’ çıkmıştı. ANASOL-M hükümeti, bir yandan Öcalan’ın idam kararını bekletirken diğer yandan da idam cezalarının kaldırılması için yasal düzenleme hazırlığı başlatarak verilen idam kararının infaz edilmesini yasal olarak da imkansız hale getirmişti.

İŞTE O KARARIN METNİ 

BÜLENT Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz imzasını taşıyan ‘Karar Metni’nde, ‘Koalisyonu oluşturan DSP, MHP ve ANAP’ın genel başkanları, bugün(12 Ocak) Başbakanlık’ta yaptıkları toplantıda, AİHM’in teröristbaşı Abdullah Öcalan hakkındaki kesinleşmiş idam cezasının infazının bir süre ertelenmesine ilişkin ihtiyati tedbir kararını ayrıntıları ile değerlendirmişlerdir. Bilindiği gibi Türkiye’nin de yargı yetkisini kabul etmiş olduğu AİHM’in Türk yargısınca verilmiş kararları değiştirmesi hiçbir şekilde sözkonusu değildir. Anayasamızdan ve uluslararası taahhütlerimizden kaynaklanan süreç tamamlandığında, dosya gereği için ivedilikle TBMM’ye gönderilecektir’ deniyor.

TERÖRİSTLERE MESAJ VERİLMİŞ 

TERÖR örgütü PKK üyeleri ve sempatizanlarının eylemlerde bulunmaması uyarısı da yapılan metinde ‘Genel Başkanlar, hukuka saygı içinde aldıkları bu kararın, terör örgütü ve yandaşı çevrelerce milleti ve devleti ile Türkiye’nin yüksek menfaatleri aleyhine kullanılmak istendiğinin değerlendirilmesi halinde, erteleme süreci kesilerek infaz sürecine derhal geçilmesi konusunda görüş birliğine varmışlardır’ ifadeleri yer alıyor. Son paragraftaki ifadelerin Bahçeli’nin tabanını rahatlatmak için uzun tartışmaların ardından metne konduğu belirtiliyor.

Kararın altındaki imza bizim, sadık kalacağız 

BAHÇELİ, bu kararın ardından Hürriyet Gazetesi’ne 25 Haziran 2002 tarihinde verdiği beyanatta Öcalan’ın idam edilmemesi yönündeki sözüne sadık olacağını belirtti. Bahçeli beyanatında ‘Biz ölüm cezalarının uygulanmayacağı yolunda bir moratoryum ilan ettik. Buna sadığız. İdam cezasının kaldırılmasını orta vadeli bir karar olarak ilan ettik. Buna da sadığız’ açıklamasını yaptı.

O ZAMAN İDAMA KARŞIYDI 

BAHÇELİ, Hürreyet’in ‘Peki bazı milletvekilleri, seçim ortamının da etkisiyle ‘getirin şu dosyayı Meclis’te oylayalım’ derse ne olacak?’ sorusuna ise ‘İdam cezaları uygulanmayacak diyen o moratoryumu kim imzaladı? Altında bizim imzalarımız yok mu? Elbette imzamıza sadık kalacağız’ karşılığını vererek, Öcalan’ın idam dosyasının raftan indirilmesine karşı olduğunu açıkladı.

Öcalan aldığı her nefesi MHP’ye borçlu 

AK Parti Grup Başkanvekili Salih Kapusuz MHP’nin 1999’da Öcalan’ı idam etme vaadiyle iş başına geldiğini hatırlatarak, iktidarda ise terörist başının idamını engellediğini söyledi. Kapusuz ‘Karar Başbakanlık’ta iki yıl bilinçli bekletilmiş. İdam engellenmiştir’ dedi.

KOLTUĞU TERCİH ETTİ 

APO’NUN idamının ertelenmesiyle ilgili belgede Bahçeli’nin imzasının olduğunu belirten Kapusuz ‘MHP, hükümet ortağının bölücübaşına verilen idam cezasını müebbet hapse çeviren kanun teklifine göz yummuş, hükümet ortaklığını yani koltuk sevdasını bebek katilinin idamına yeğlemiştir. Bahçeli, milletin ve Türk adaletinin kendisine emanet ettiği ipi, seçim meydanlarında yine millete atma gafletini göster-miştir’ dedi.

BAHÇELİ ODASINDA VEKİLLERE NE DEDİ

İDAMIN kalkmasıyla ilgili değişiklik Anayasa Komisyonu’nda görüşülürken idam ile ilgili düzenlemenin çıkarılması için verdiği önerge reddedilen AK Partili Ramazan Toprak, verilen arada MHP’li milletvekillerinin Bahçeli’nin odasına çağrıldığını ve toplantıya dönüşlerinde Öcalan’ı kurtarma yönünde oy kullandıklarını anlattı.

BAHÇELİ’YLE 1 SAAT 15 DAKİKA 

TOPRAK ‘MHP’li milletvekilleri, 1 saat 15 dakika süren bu toplantıdan yüzleri kıpkırmızı olarak döndüler. Ve önergeme red oyu verdiler. Böylece idam cezası kaldırılırken, Apo kapsam dışı kalmadı. Yasal olarak böylece idamdan kurtuldu. İş bittikten, düzenleme Genel Kurul’a bu haliyle gittikten sonra da aynı düzenlemenin Genel Kurul’daki oylamasında ‘hayır’ yönünde oy kullandılar’ diye konuştu.

İDAM İPİ ELİNDEYKEN SEN NİYE ASMADIN?

DÖNEMİN MHP milletvekili Edip Özbaş, Başbakan olarak, Öcalan’ın idam cezasını uygulamadığı gerekçesiyle Ecevit hakkında soruşturma önergesi açılması için imza toplamak istemiş, ancak MHP’liler Özbaş’a destek vermemişti. Önergeye destek veren Abdulhaluk Çay, Enis Öksüz, Ali Güngör, Mehmet Ceylan ve Mesut Türker de Bahçeli tarafından tasfiye edildi.

SEÇMENE SELAM GÖNDERİYOR 

ÖZBAŞ, Bahçeli’nin idam ipi ile şov yapmasının ‘seçmene selam’dan ibaret olduğunu belirterek ‘Apo’nun idam ipinin ucu elindeyken gereken adımları atmadı. Öcalan’ı, Ecevit, Yılmaz ve Bahçeli üçlüsü idam kararını bekleterek, fiilen kurtardılar. Daha sonra da Anayasa’dan idam cezasını çıkararak yasal olarak kurtardılar’ diye konuştu.

Yeni Şafak

http://www.yeniforumuz.biz/showthread.php?1922573-%C4%B0%C5%9Fte-Apo-yu-idamdan-kurtaran-imza&s=706491ecac3a9f210c37554467e1d654

Hidayet

1. (BAKARA suresi 5. ayet) İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

2. (BAKARA suresi 16. ayet) İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.

3. (BAKARA suresi 38. ayet) Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.

4. (BAKARA suresi 98. ayet) De ki: Cebrail’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.

5. (BAKARA suresi 143. ayet) İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe’yi) biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.

6. (BAKARA suresi 159. ayet) İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.

7. (BAKARA suresi 171. ayet) (Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.

8. (BAKARA suresi 231. ayet) Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah’ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini, (size verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.

9. (BAKARA suresi 258. ayet) Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: Rabbim hayat veren ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.

10. (ÂLİ IMRÂN suresi 86. ayet) İman etmelerinden, Resûl’ün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

11. (ÂLİ IMRÂN suresi 96. ayet) Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke’deki (Kâbe)dir.

12. (ÂLİ IMRÂN suresi 138. ayet) Bu (Kur’an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.

13. (MÂİDE suresi 46. ayet) Kendinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nûr bulunmak, önündeki Tevrat’ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil’i verdik.

14. (EN’ÂM suresi 35. ayet) Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!

15. (EN’ÂM suresi 56. ayet) De ki: Allah’ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin arzularınıza uymam, aksi halde sapıtırım da hidayete erenlerden olmam.

16. (EN’ÂM suresi 71. ayet) De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım?. Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: “Bize gel! ” diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri (inkârcılığa) mı döndürüleceğiz?. De ki: Allah’ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.

17. (EN’ÂM suresi 86. ayet) İsmail, Elyesa’, Yunus ve Lût’u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.

18. (EN’ÂM suresi 88. ayet) İşte bu, Allah’ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.

19. (EN’ÂM suresi 90. ayet) İşte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur’an) âlemler için ancak bir öğüttür.

20. (EN’ÂM suresi 91. ayet) (Yahudiler) Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü “Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi” dediler. De ki: Öyle ise Musa’nın insanlara bir nûr ve hidayet olarak getirdiği Kitab’ı kim indirdi? Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilemediği şeyler (Kur’an’da) size öğretilmiştir. (Resûlüm) sen “Allah” de, sonra onlan bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!

21. (EN’ÂM suresi 154. ayet) Sonra iyilik edenlere nimetimizi tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Musa’ya da Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. Umulur ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman ederler.

22. (EN’ÂM suresi 157. ayet) Yahut “Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye (Kur’an’ı indirdik). İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.

23. (A’RAF suresi 43. ayet) (Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir.

24. (A’RAF suresi 154. ayet) Musa’nın öfkesi dinince levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet (haberi) vardı.

25. (A’RAF suresi 178. ayet) Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır.

26. (A’RAF suresi 203. ayet) Onlara bir mucize getirmediğin zaman, (ötekiler gibi) onu da derleyip getirseydin ya! derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur’an), Rabbinizden gelen basîretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır); inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir.

27. (TEVBE suresi 19. ayet) (Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz?. Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

28. (TEVBE suresi 24. ayet) De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.

29. (TEVBE suresi 33. ayet) O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.

30. (TEVBE suresi 37. ayet) (Haram ayları) ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helâl kılmak için (haram ayını) bir yıl helâl sayarlar, biryıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.

31. (TEVBE suresi 80. ayet) (Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.

32. (YÛNUS suresi 35. ayet) De ki: Ortak koştuklarınızdan hakka iletecek olan var mı? De ki: “Hakka Allah iletir.” Öyle ise hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır; yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?. Size ne oluyor?. Nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?.

33. (YÛNUS suresi 57. ayet) Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.

34. (YÛSUF suresi 111. ayet) Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.

35. (RA’D suresi 27. ayet) Kâfir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir.

36. (RA’D suresi 31. ayet) Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olacaktı). Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hâla bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vâdi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir belâ gelmeye devam edecek veya o belâ evlerinin yakınına inecek. Allah, vâdinden asla dönmez.

37. (İBRÂHİM suresi 21. ayet) (Kıyamet gününde) hepsi Allah’ın huzuruna çıkacak ve zayıflar o büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Biz sizin tâbilerinizdik. Şimdi siz, Allah’ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?” Onlar da diyecekler ki: “(Ne yapalım) Allah bizi hidayete erdirseydi biz de sizi doğru yola iletirdik. Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü bizim için sığınacak bir yer yoktur.”

38. (NAHL suresi 37. ayet) (Resûlüm!) Sen, onların hidayete ermelerine çok düşkünlük göstersen de bil ki Allah, saptırdığı kimseyi (dilemezse) hidayete erdirmez. Onların yardımcıları da yoktur.

39. (NAHL suresi 64. ayet) Biz bu Kitab’ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.

40. (NAHL suresi 89. ayet) O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

41. (NAHL suresi 107. ayet) Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah’ın kâfirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür.

42. (NAHL suresi 125. ayet) (Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.

43. (İSRÂ suresi 2. ayet) Biz, Musa’ya Kitab’ı verdik ve İsrailoğullarına: “Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin” diyerek bu Kitab’ı bir hidayet rehberi kıldık.

44. (İSRÂ suresi 15. ayet) Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.

45. (İSRÂ suresi 94. ayet) Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” demeleri engellemiştir.

46. (İSRÂ suresi 97. ayet) Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah’tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.

47. (KEHF suresi 13. ayet) Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.

48. (KEHF suresi 17. ayet) (Resûlüm! Orada bulunsaydın) güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. (Böylece) onlar (güneş ışığından rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.

49. (KEHF suresi 55. ayet) Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey, sadece, öncekilerinin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut azabın göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir!

50. (KEHF suresi 57. ayet) Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır!. Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyeceklerdir.

51. (MERYEM suresi 76. ayet) Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de âkıbetçe daha iyidir.

52. (TÂHÂ suresi 47. ayet) Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme!. Biz, senin Rabbinden bir âyet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.

53. (TÂHÂ suresi 123. ayet) Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.

54. (TÂHÂ suresi 135. ayet) De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!

55. (HAC suresi 37. ayet) Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!

56. (FURKÂN suresi 9. ayet) (Resûlüm!) Senin hakkında bak ne biçim temsiller getirdiler! Artık onlar sapmışlardır ve (hidayete) hiçbir yol da bulamazlar.

57. (FURKÂN suresi 31. ayet) (Resûlüm!) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peydâ ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

58. (NEML suresi 2. ayet) .İman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.

59. (NEML suresi 77. ayet) Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.

60. (KASAS suresi 37. ayet) Musa şöyle dedi: Rabbim, kendi katından kimin hidayet (hakka rehberlik) getirdiğini ve hayırlı âkıbetin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki, zalimler iflâh olmazlar.

61. (KASAS suresi 43. ayet) Andolsun biz, ilk nesilleri yok ettikten sonra Musa’ya, -düşünüp öğüt alsınlar diye- insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitab’ı (Tevrat’ı) vermişizdir.

62. (KASAS suresi 56. ayet) (Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.

63. (KASAS suresi 85. ayet) (Resûlüm!) Kur’an’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidayeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.

64. (LOKMAN suresi 3. ayet) Güzel davrananlar için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir).

65. (SECDE suresi 13. ayet) Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, “Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” diye benden kesin söz çıkmıştır.

66. (SECDE suresi 23. ayet) Andolsun biz Musa’ya Kitap verdik, -(Resûlüm!) sen ona kavuşacağından şüphe etme- ve onu İsrailoğullarına hidayet rehberi kıldık.

67. (SEBE’ suresi 32. ayet) Büyüklük taslayanlar, zayıf sayılanlara (kıyamet gününde): Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis siz suç işliyordunuz, derler.

68. (YÂSÎN suresi 21. ayet) “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.”

69. (ZÜMER suresi 23. ayet) Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.

70. (ZÜMER suresi 37. ayet) Allah kime de hidayet ederse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?

71. (ZÜMER suresi 57. ayet) Yahut şöyle diyecektir:” Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum”.

72. (MÜ’MİN suresi 53. ayet) Andolsun ki biz Musa’ya hidayeti verdik ve İsrailoğullarına, o Kitab’ı miras bıraktık.

73. (CÂSİYE suresi 11. ayet) İşte bu Kur’an bir hidayettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince, onlara en kötüsünden, elem verici bir azap vardır.

74. (CÂSİYE suresi 20. ayet) Bu (Kur’an), insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.

75. (MUHAMMED suresi 17. ayet) Doğru yolu bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini arttırır ve sakınmalarını sağlar.

76. (FETİH suresi 28. ayet) Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.

77. (NECM suresi 30. ayet) İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı daha iyi bilir; O, hidayette olanı da çok iyi bilir.

78. (SAFF suresi 9. ayet) Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur.

79. (KALEM suresi 7. ayet) Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O’dur.

80. (CİN suresi 13. ayet) Doğrusu biz, o hidayeti (Kur’an’ı) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir (ecrinin) eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar.

Kabir ziyareti

Müslümanların kabirleri ziyaretleri iki şekilde olur:

    Şer’İ ziyaret ve bid’at olan ziyaret.

    Şer’î ziyaret, cenaze namazındaki amaç, nasıl onun için dua etmek ise, kabri ziyaretteki amaç da o kabirdeki ölü için dua etmektir. Kabri başında durmak da, cenaze namazını kılmak türündendir. Yüce Allah münafıklar hakkında şöyle buyurmaktadır:

    «Ve onlardan ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma»(9 Tevbe 84)

 وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُم مَّاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَىَ قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُواْ وَهُمْ فَاسِقُونَ

Böylece yüce Allah, Peygamberini, münafıkların cenaze namazlarını kılmaktan ve kabirleri başında durmaktan sakındırmaktadır. Çünkü onlar, Allah ve Resulüne inanmamış; kâfir olarak ölmüşlerdir. Bu illetten, yani kâfir olmalarından dolayı cenaze namazlarını kılmayı da, kabirleri başında durmayı da yasaklayınca, bu, şuna işaret eder ki, bu illet ortadan kalkınca yasaklama da kalkmaktadır.

    Yasaklamanın onlara tahsis edilmesi, başkalarının namazlarının kılınacağını ve kabirleri başında durulacağını gösterir. Çünkü hiç kimse hakkında kabir ziyareti meşru olmasaydı, yasaklama onlara hâs kılınmaz ve bunun nedeninin, kâfir oluşları olduğu belirtilmezdi. İşte bu nedenledir ki, mü’minlerin cenaze namazlarını kılmak ve kabirleri başında durmak, mütevatir sünnettendir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) müslüman ölülerin cenaze namazlarını kılmış ve bunu ümmetine teşri buyurmuştur. Ümmetinden biri defnedildiğinde kabri başında durur ve :

    «Onun için sebat isteyiniz. Çünkü şimdi o, sorguya çekilmektedir»buyurmuştur. (Hadîsi, Ebû Dâvud ve başkaları rivayet etmiştir) (Ebû Dâvud, Cenâiz 69).

    Yine Baki’ mezarlığını ve Uhud’taki şehidleri ziyaret ediyor ve ashabına, kabirleri ziyaret ettiklerinde şöyle demelerini öğretiyordu :

    «Selâm size ey mümin ve müslüman diyarın ehli. înşâallah bizler de size ulaşacağız. Allah, sizden ve bizden öncekilere ve sonrakilere merhamet etsin. Allah’tan, bize ve size afiyetler dileriz. Ecirlerinden bizi mahrum etme ve onlardan sonra bizi imtihan etme Allah’ım!» (Nesâî, Cenâiz 103; Müslim, Cenâiz 103; İbn Mâce, Cenâiz 36).

    Müslim’in Sahîh’inde Ebû Hüreyre’ den yapılan bir rivayete göre de Resûlüllah (s.a.v.) mezarlığa gitmiş ve şöyle buyurmuştur :

    «Selâm size ey mü’minler topluluğunun diyarı, înşâallah bizler de size ulaşacağız» (Müslim, Cenâiz 102; Ebû Dâvud, Cenâiz 79).

    Bu konudaki hadîsler sahih ve malûmdur. Mü’minlerin kabirlerine yapılan şer’î ziyaretten maksat, onlar için dua etmektir.

    Bu ziyaret, ortak noktaları olan kâfirlerin kabirlerini ziyaret etmekten farklıdır. Nitekim Müslim’in Sahîh’i ile Ebû Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce’de Ebû Hüreyre’nin şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (s.a.v.) annesinin kabrine geldi. Kabri başında ağladı. Bu yanındakileri de ağlatmıştı. Sonra şöyle buyurdu:

    «Ona (anneme) mağfiret dilemem hususunda Rabbimden izin istedim, izin vermedi. Kabrini ziyaret edeyim diye izin istedim, izin verdi. Kabirleri ziyaret edin, çünkü onlar size âhireti hatırlatır» (Müslim, Cenâiz 105,, 108; Ebû Dâvûd, Cenâiz 77) (Resûl-i Ekrem’in ebeveyni hakkındaki bu gibi rivayetler müslüman bilginler arasındaki anlaşmazlık konularından birisini teşkil etmektedir. Bu hususta yazılmış birçok kitab, Resûlullah’ın anne ve babasının ehl-i necat olup olmadığı kanaatlerinin isbatına hasredilmiştir. Bu alanda yazılmış ve Resûlüllah’ın ebeveyninin ehl-i necattan olduğunu ilmî bir duyarlılıkla ele alan en önemli eserin Hafız Süyûtî’ye ait olduğu belirtilmektedir. Daha geniş bilgi için bakınız; «Sahih-i Buhârî muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesi ve şerhi 4/535»)

    Kabirdeki kâfir bile olsa, bu tür ziyaret ölümü hatırlatması bakımından yararlı ve meşrudur. Ama, ölü için dua etmek amacıyla ziyaret böyle değildir. Bu, yalnızca mü’minin kabrini ziyaret hakkında meşrudur.

    Bid’at olan ziyarete gelince, ölüden ihtiyacını gidermesini istemek, ondan dua ve şefaat beklemek, ya da kabri başında dua etmenin icabete daha şayan olacağı düşüncesiyle yapılan ziyarettir. Bu düşüncelerle yapılan ziyaretlerin hepsi sonradan uydurulmuş bid’atler olup Peygamber (s.a.v.) böyle bir şeyi teşri etmemiş ve sahabe de, Peygamber (s.a.v.)’in veya bir başkasının kabrini bu şekilde ziyaret etmemişlerdir. Bu, bir tür şirk veya şirke götüren yollardandır.

   Onlara dua etme, ya da onların yanında dua etme düşüncesini taşımadan, peygamberlerin ve salih kimselerin mezarları yanında namaz kılacak olursa, meselâ kabirlerini mescid edinirse, bu, haram olup yasaklanmıştır. Bunu yapan kişi, Allah’ın gazap ve lanetine uğramıştır. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

    «Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinenler için Allah’ın gazabı çetin oldu».

    Yine şöyle buyurmaktadır:

    «Allah yahudi ve hıristiyanları kahretsin. Çünkü onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler» (Buhârî, Salât 48, Cenâiz 69, 96; Müslim, Mesâcid 19).

    Bu gibi sözleriyle Peygamber (s.a.v.), bizleri onların yaptıklarından sakındırmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır:

    «Sizden öncekiler, kabirleri mescid ediniyorlardı. Kabirleri mescid edinmeyin. Sizi bundan sakındırıyorum, bilesiniz» (Muvatta’, Kasru’s-Salât fi’s-Sefer 85).

    Böyle davranmak haram ve Allah’ın gazap ve lanetine sebep olunca, artık ölüye yalvaran, ya da yanında veya onunla dua eden ve bunun, duasına icabet edilmesine, isteklerine nail olmasına ve ihtiyaçlarının yerine getirilmesine sebep olacağına inananın durumu nasıldır? Hz.Nûh’un kavminde şirkin ve putlara tapma sebeplerinin ilki buydu.

    İbn Abbas şöyle demektedir: «Hz. Âdem ile Nuh arasında on nesil vardı. Hepsi de islâm üzereydi. Sonra aralarındaki salih kimseleri tazim etmeleri nedeniyle şirk ortaya çıktı.»

    Buhari ‘nin Sahîh’i ile tefsir ve peygamber kıssalarıyla ilgili kitablarda İbn Abbas ve başkalarından nakledilen müstefiz haberlerde, «Dediler ki: ‘Tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd’i, ne Suva’ı, ne de Yeğüs’u, Ye’uk’u ve Nesri bırakmayın» (71 Nuh, 23) âyetiyle ilgili olarak Şöyle denilmektedir: Âyette adı geçenler, Hz. Nuh kavminden salih kimselerdi. Öldüklerinde sık sık kabirlerinin başında toplanır oldular. Sonra da heykellerini yapıp onlara ibadet ettiler. İbn Abbas diyor ki: Daha sonra bu putlar Arap kabilelerinde de yaygınlaştı.

    Materyalist ve mülhid filozoflardan bir grup zamanla yeni bir tür şirk icat ettiler. Bunu, kabirleri ziyaret konusunda zikrettiler Nitekim İbn Sina ve «el-Kütüb el-Maznûn bihâ», adlı eserin sahibi gibi İbn Sina ‘nın peşinden gidenler bunu söz konusu etmiş ve şefaate kendi metodlarına uygun bir anlam vermişlerdir. Onlar Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yarattığını, cüz’iyyâtı bildiğini kullarının seslerini duyduğunu ve dualarına icabet ettiğini kabul etmektedirler.

    Onlara göre Peygamber ve salihlerin şefaati, îman ehlinin bildiği gibi, salih kişinin yaptığı bir dua olup Allah’ın da onun bu duasına icabet etmesi şeklinde değildir. Yine onlara göre, Peygamber ve salih kimselerle istiskâ yapılıp onların duasına icabet sebebiyle yağmurun yağması mümkün değildir.

    Aksine onlar, tabiat olaylarında etkili olan nefsânî kuvvetlerin atmosfer olayları veya tabiat kuvvetleri olduğunu ileri sürerler. Derler ki: Kişi, ölmüş olan salih birini severse, özellikle kabrini ziyaret ettiğinde ruhu ile ölen kişinin ruhu arasında bir ilişki meydana gelir. Onlara göre akl-ı faal’dan, ya da felekî nefsten ayrılan o ölmüş kimsenin ruhu, Allah’ın bilgisinin dışında – hatta ziyaretçi ruhun da farkına varmayacağı bir şekilde – şefaat dileyen ziyaretçinin ruhuna feyiz saçar. Buna örnek olarak da şunu söylerler: Güneşe karşı bir ayna tutulduğunda, ayna güneşin ışınlarını alır. Sonra o aynanın karşısına başka bir ayna tutulursa bu ikinci ayna, ışınlarını birincisinden alır. Bu aynanın karşısında da bir duvar ya da su bulunacak olsa, ışınları bunlara iletir. Onlara göre şefaat de işte böyledir. Ziyaretçi bu şekilde yararlanır. Bu söylenenler üzerinde düşünen herkes küfür türlerini açıkça görür.

    İnsanın sapıtmasına sebep olarak putların yanında şeytanların bulunması, oraya gelenlere hitapları ve birtakım tasarruflarda bulunmaları şüphe götürmeyen bir vakıadır. Kabirlerin put edinilmeleri de, şirkin ilkidir. İşte bu sebepledir ki, bazı kimselere kabirlerin yanındayken sesler gelir; onlara birileri görünür ve birtakım garip tasarruflara tanık olurlar. Böylece bu şeyleri o ölünün yaptığını sanırlar. Oysa onları yapanlar cin ve şeytanlar olabilir. Meselâ, kabrin yarıldığını, içinden ölünün çıktığını, kendileriyle konuşup kucaklaştığını görürler. Bu, diğerlerinin kabirleri yanında olabileceği gibi peygamberlerin kabirleri yanında da olur. Oysa kabirden çıkan şeytandır. Şeytan, insanın suretine girerek, kendisinin peygamber ya da falan şeyh olduğunu söyler. Halbuki o, yalancıdır.

    Bu konuda o kadar çok olay vardır ki, burada hepsini zikretmek mümkün değildir. Cahil kişi, kabirden çıkıp kendisiyle kucaklaşan ya da konuşanın, o kabirde yatan kişi ya da peygamber veya salih kişi olduğunu sanır. Ama (ilim sahibi) îmanı kuvvetli mü’min, onun şeytan olduğunu bilir. Bunun şeytan olduğu şu özelliklerle bilinir:

   1 — Gören kişi samimiyetle ve doğru olarak Âyete’l-Kürsî’yi okumasıyla. Böylece görünen şahıs hemen yok olur. Veya yere gömülür. En azından görünmez olur. Eğer o kişi gerçekten salih biriyse, ya da bir melek ve mü’min bir cin ise, Âyete’l-Kürsî ona zarar vermez. O, ancak şeytanlara zarar verir. Nitekim Buhari’ nin Sahîh’inde anlatıldığı şekliyle cinlerden biri, Ebû Hüreyre’ye: «Yatağına girdiğinde Âyete’l-Kürsî’yi oku. O zaman Allah’tan bir koruyucu seni korur; sabaha kadar hiçbir şeytan sana yaklaşamaz» demişti. Olayı duyan Resûlüllah (s.a.v.), Ebû Hüreyre’ye

    «O, bir yalancı olduğu halde sana doğruyu söylemiştir» demiştir.(Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’an 3; Ahmed İbn Hanbel 423)

    2 — Şeytanlardan Allah’a sığınmasıyla.

    3 — Bu konudaki diğer şer’î duaları okuyarak sığınmasıyla.

    Şeytanlar, peygamberlerin hayatlarında karşılarına çıkar ve onlara eziyyet etmek, ibadetlerini bozmak isterlerdi. Nitekim bir defasında Peygamber (s.a.v.)’e cin gelmiş ve bir ateş aleviyle onu yakmak istemişti. Bunun üzerine Cebrail, Ebu’t-Tayyah’ tan rivayet edilen hadîsin ihtiva ettiği meşhur sığınma duasını getirdi. Ebu’t-Tayyah diyor ki: Biri, yaşlı ve Peygamber (s.a.v.)i görmüş Abdurrahman b. Hubeyş’e sordu; Şeytanlar Resûlüllah (s.a.v.) ‘e komplo hazırladığında Resûlüllah ne yaptı? Abdurrahman dedi ki: Şeytanlar, çukur ve vadilerden çıkıp Resûlüllah’a doğru akın etmeye başladılar. Resûlüllah korktu; ne yapacağını şaşırmıştı. Bunun üzerine Cebrail geldi ve ona: «Ey Muhammed, söyle» dedi. Resûlüllah: «Ne söyliyeyim?» diye sordu. Cebrail: Şöyle söyle, dedi:

    «Allah’ın yaratıp çoğalttığı ve kendilerine bir düzen verdiği şeylerin şerrinden, gökten inenin ve ona tırmananın şerrinden, yerden çıkanın ve ona girenin şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinin şerrinden, iyilikle gelen hariç ansızın gece gelenin şerrinden, ne iyi ve ne de kötünün aşamadığı Allah’ın mükemmel kelimelerine (kanunlarına) sığınıyorum, Ya Rahman!»

    Buhari ve Müslim’de Ebû Hüreyre’nin şöyle bir hadîsi mevcuttur: Peygamber Efendimiz buyurdular:

    «Dün gece namazımı kesip bana kötülük etmek üzere cinden bir ifrit geldi. Fakat Cenâb-ı Hak ona karşı bana güç verdi de onu defettim. Sonra onu yakalayıp sabahleyin siz kalktığınızda bakasınız diye Mescid’in bir direğine bağlamak istedim. Ama Süleyman (a. s,)’ın: ‘Rabbim beni yarlığa ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver’(38 Sa’d 35)şeklindeki ilticasını hatırlayıp bundan vazgeçtim. Böylece Cenâb-ı Hak onu hakir ve kovulmuş bir şekilde defetti» (Buhârî, Salât 75; Müslim, Mesâcid 39).

    Hz. Aişe’den şöyle rivayet olunmuştur: Hz. Peygamber (s.a.v) namaz kılıyordu. Şeytan gelip O’na musallat oldu. Hz. Peygamber Şeytan’ı yakalayıp yere çaldı ve boğazını sıktı. Resûlüllah Efendimiz buyuruyorlar :

    «…o kadar ki dilinin serinliğini elimin üzerinde hissettim. Süleyman (a.s.)’ın duası olmasaydı insanların görmesi için onu bağlamak da mümkündü.»

    Bu hadîsi, Nesâî tahric etmiş olup el-Hakim’in «Sahîh»inden daha güvenilir olan «Muhtar» ‘ında Ebû Abdillâh el -Makdisî’nin zikrettiği gibi, isnadı İmam Buhârî’nin şartlarını hâizdir. Ebû Said el-Hudrî’ den ise şunlar rivayet edilmiştir:

    «Hz. Peygamber sabah namazını kılıyordu; Ebû Said de, hemen O’nun arkasındaydı. Hz. Peygamber kıraati karıştırdı. Namazını tamamlayınca buyurdular ki :

    «Benimle İblis’i bir görseydiniz! Elimi uzattım ve derhal boğazını sıktım. O kadar ki, salyasının serinliğini – baş ve işaret parmaklarını göstererek – şu iki parmağımda hissettim. Şayet kardeşim Süleyman’ın duası olmasaydı, inanın onu Mescid’in direklerinden birine bağlardım; Medine’nin çocukları da gelip onu oyuna alırlardı. Artık kim kendisi ile kıble arasına hiç kimsenin girmemesine güç yetirebilirse bunu sağlasın» (İbn Hanbel l l l / 82-83).

    Bu hadîsi İmâm Ahmed «Müsned» ‘inde, Ebû Dâvud «Sünen» ‘inde rivayet etmiştir.

    Müslim’in Sahih’inde Ebü’d-Derdâ’nın şöyle dediği nakledilir: «Hz. Peygamber namaz kılmak üzere kalmıştı. O’nun şöyle dediğini işittik: ‘Senden Allah’a sığınırım’. Sonra üç defa da: ‘Allah’ın lânetiyle lanet sana!’ dedi ve sanki bir şeyi tutarmış gibi elini uzattı. Namazını bitirince biz sorduk;

    — Yâ Resûlâllah! Namazda bir şeyler söylediğini işittik; bunları daha önce senden hiç duymamıştık. Elini uzattığını da gördük? Buyurdular ki:

    «Allah’ın düşmanı İblis, yüzüme çarpmak için bir ateş alevi getirdi. Ben hemen üç defa: ‘Senden Allah’a sığınırım’ dedim ve ekledim: ‘Allah’ın tüm lânetiyle seni lanetlerim’. Bunun üzerine İblis geriledi. Sonra ben onu yakalamak istedim. Kardeşimiz Süleyman’ın ilticası olmasaydı şüphesiz İblis, Medine çocuklarının oynayacağı şekilde bağlanmış olurdu» (Müslim, Mesâcid 40).

    Bütün bu rivayetlerden anlaşıldığı üzere şeytanlar, eziyet vermek, ibâdetlerini ifsâd etmek için peygamberlere bile gelip musallat olduğuna ve Cenâb-ı Hak, peygamberleri te’yid ettiği dua, zikir, ibadet ve elle cihâd gibi şekillerle bu şeytanları defettiğine göre, peygamberlerden daha aşağı seviyede olan insanlar haydi haydi şeytanlarla mübtelâdır.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ins ve cin şeytanlarını, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini onunla desteklediği çeşitli bilgiler ve en faziletlisi namaz ve cihâd olan amellerle zelîl kılıp reddetmiştir.

    Hz. Peygamber’in hadîslerinin pek çoğu namaz ve cihâdla ilgilidir. Kini peygamberlerin yolundan giderse Allah ona, peygamberlere yardım ettiği şeyle yardım eder.

    Kendileri için meşru kılınmamış bir din ihdası ile, emrolundukları ortağı bulunmayan tek Allah’a ibadeti ve ümmetine teşri buyurduğu hususlarda Resulüne uymayı bırakan, peygamberler ve sâlih kişiler hakkında aşırılık ve onlarla şirk koşma bid’atını uyduranlara gelince, işte bunları şeytanlar oyuna alır. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

    «Gerçek şu ki Şeytan’ın inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde hiç bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sâdece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir» (16 Nahl 99-100) .

إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

   إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ

Yine Allah Teâlâ buyurmaktadır:

    «Kullarım üzerinde senin (ey Şeytan) bir nüfuzun olamaz. Ancak sapıklardan sana uyanlar müstesna»(15 Hicr 42) .

 إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلاَّ مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ

    Musallat olanın şeytan olduğunu bilmenin yollarından birisi de, böyle bir şey gören kimsenin, durumu aydınlığa kavuşturması için Rabbine dua etmesidir.

    Bir başka usûl, bu görünen şahsa: «Sen falancasın öyle mi?» diye sorup ona karşı büyük yeminler vermesi, Kur’ân’da mezkûr tehdit ihtiva eden âyetleri okuyup hatırlatması ve şeytanlara zarar veren buna benzer diğer yollara başvurmasıdır.

    Yine bu türden olmak üzere birçok kişi Kabe’nin kendisini tavaf ettiğini görür; üzerinde muazzam bir şekil bulunan büyük bir arş görür, inip çıkan birtakım varlıklar müşahede eder ve bunları melekler, bu muazzam şekli de -hâşâ Cenâb-ı Hak zanneder; oysa bu Şeytan’dır. Birçok kişinin başından böyle olaylar geçmiştir. Bunlardan bir kısmını Allah Teâlâ korumuş, onlar da görünenin Şeytan olduğunu anlamışlardır.

OY Kullanmak

Seçim sandığına giden bir vatandaşın bu davranışının anlamı nedir ?

Allah nezdinde hak din İslâm’dır. إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ

Seçim sandığına giden bir vatandaşın bu davranışının anlamı:

Kendisi ister işin şuurunda olsun, ister olmasın , ister bu anlama geldiğini bilmekle kalbinden bunu onaylamasın, fark etmez – zahiren şudur :”Ben sahip olduğum kendi payıma düşen egemenlik hakkımı , filan partiye veya falan kişiye bana vekaleten kullanmak üzere belirlenen süre içerisinde devrediyorum.”

Daha sonra “milletvekili“ denilen bu kimselerin bir mal, bir meta gibi alınıp satılmaları, seçmenlerini her hangi bir şekilde hesaba katmaksızın yasamalarda (kanun koyma) ,tasarruflarda bulunması, hatta seçmenleriyle birlikte ülkelerini bile gereğinde satmaları , seçmenleri de dahil olmak üzere bütün milletin başına çorap örmeye kalkışmaları , ülkenin ve insanların menfaatlerini peşkeş çekmeleri vb. üzerinde durmayalım.Çünkü bizim için önemli olan seçime katılmanın ne anlama geldiğidir.

O da şudur: “ben mevcut demokratik düzeni kabul ediyorum .Bu düzenin sınırları içerisinde kalmak üzere , hakimiyet hakkımı şu partinin ya da bu kişinin kullanmasını istiyorum.” Seçime katılmanın bu anlama gelmediğini söylemek mümkün değildir.

Bizim sandığın başına giderken başka niyetler taşımamız, davranışımızın hükmünü değiştirmek için yeterli değildir.İslami bilgisi asgari seviyede olan birisine şöyle bir soru soralım : Bir gavur bize: “ Şu münkeri veya şu haramı işleyin ; mesela şu şarabı için , yahut şu domuz etini yeyin, o zaman ben de müslüman olacağım aksi takdirde olmam “ dese biz onun dediğini müslüman olmasını sağlamak niyeti ile kastıyla yapabilir miyiz ?. Evet ,böyle bir soru sorsak, kim bize : Niyetiniz o gavuru müslüman yapmak olduğu sürece siz o münkeri ve o haramı işleyebilirsiniz, bundan dolayı sizin için vebal yoktur diyebilir?. Demek ki hangi niyetle olursa olsun ve rey verdiğimiz parti veya kişinin niteliği ne olursa olsun , seçmen olarak seçime katılmanın anlamı , kurulu bulunan demokratik düzeni kabul etmek olarak yorumlanmasa bile, en azından reddetmemek anlamına gelir !